ZAMANIN KIYMETİNİ BİLMEYEN KIYMETSİZ OLUR • Arşiv <%ArchiveInfo%> • Perşembe, Mayıs 8, 2008 - DÜNYANIN İNCİLERİ'NE ANNELER HERŞEYE DEĞER.... Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı • Pazar, Nisan 6, 2008 - İnsanlık Sevgiye Hasret Gidiyor İnsanlık Sevgiye Hasret Gidiyor Sızıntı Sesli versiyon: Bugün insanlık olarak insanca davranmayı unutmuş gibi bir hâlimiz var. Varlık içindeki farklılığımızı ifade etmekten çok uzak bulunuyoruz. Melekleri imrendirecek o muhteşem donanımımıza rağmen habîs ervahı bile utandıracak işler yapıyoruz. Kinle-nefretle oturup kalkıyor, gayzla köpürüyor ve birbirimize hep intikam hisleriyle bakıyoruz. Sevgi adına sinelerimiz bomboş, düşmanlık sisi-dumanı sarmış bütün duygularımızı ve yıllar var habersiziz muhabbetin o büyülü tesirinden. Düşüncelerimiz mütemadiyen kötülük duyguları üretiyor. Etrafı yakıp yıkma, her şeyi kendimize benzetme ve “öteki” dediklerimizi baskı altına alma âdeta ahvâl-i âdiyeden. Çoğumuz itibarıyla akla-mantığa rağmen hep hislerimizin güdümünde yaşıyoruz. Bizim gibi düşünmeyenleri ezme, susturma en bâriz şiarımız. Bazı problemlerin farklı çözüm yolları da olabileceğini hiç mi hiç düşünmeden bildiğimize gidiyor ve yapmalar yolunda ne yıkmalara ne yıkmalara sebebiyet veriyoruz. Birbirimizin gönlüne girerek can diliyle, gönül beyanıyla kendimizi ifade etme, geçmişte kalmış demode bir yöntem gibi...Bencilliğimizin ürettiği bir sürü muhalif düşünce ve onların temsilcileriyle karşı karşıya bulunmanın hafakanlarıyla oturup kalkıyoruz. Sürekli hiddetleniyor, nefretle köpürüyor ve gücümüz yeterse kalkıp tepelerine biniyoruz. Ezebildiklerimizi eziyor, güç yetiremediklerimizin şeref ve haysiyetiyle oynuyor, hatta varsa medya güç ve imkânlarımızla onları yerden yere vuruyor, ölümden beter şeylere maruz bırakıyoruz.Bu tür olumsuz şeyler karşısında, şimdilerde bütün dünyada duyulan ya zâlimlerin “hayhuy”u ya da mazlumların âh u efgânı. Yıllar var ki mazlumlar, mağdurlar diyarı bazı ülkeler sürekli baskı altında ve halklar inim inim. Akıllar durgunlaştırılmış, his ve heyecanlar söndürülmüş, çoğunluk kendi değerlerine karşı yabancılaştırılmış ve herkes birbirinin kurdu haline getirilmiş. Farklı düşünce ve farklı anlayışların birer ihtilaf ve iftirak sebebi sayıldığı bu kabîl toplumlarda vuran vurana, kıran kırana önü alınmaz kavgalar çıkarılıyor, insanlar birbirine düşürülüyor. Biri ötekinin gözünü çıkarıyor, canına kıyıyor; o da berikinin üzerine canlı bombalar veya bomba yüklü arabalarla yürüyor. Her yerde farklı bir vahşet yaşanıyor ki vahşilerinkine denk, hatta ondan da ileri...Kalmamış çoklarında insanî ruhtan eser.. felç olmuş gibi vicdan mekanizması: İradeler zâlimce planlar peşinde; mârifetullah rasathanesi sayılan zihinler kirli duygulara teslim; sevginin o dupduru kaynağı his dünyası, yılan-çıyan yuvası; potansiyel olarak Hakk’ı müşâhede menfezi sayılan gönül, bütün bütün ışığı söndürülmüş bir dehliz ve bütün insanî sistemler, varoluş gayelerine aykırı bir yolsuzluk gurbeti içindeler.Gerçi tarihî tekerrürler devr-i daimi içinde benzer olumsuzluklar hep yaşanageldi ama bu seferki tahribat ve mesavî, biraz da küreselleşen dünya ve gelişen ileri teknolojinin katkılarıyla çok farklı ve ürpertici oldu. Allah’ın günü televizyon ve internet ekranlarına, gazete ve mecmua sayfalarına baktıkça dehşetle ürperiyor ve çok defa yüzümüzü başka bir tarafa çeviriyoruz. Biz gözlerimizi kapasak, kulaklarımızı tıkasak da elimizde olmayarak zihnimize nüfuz eden bir kısım olumsuzluklar yine sinelerimize bir zıpkın gibi saplanıyor, kalb ve ruhumuzda onulmaz yaralar açıyor. Bazen yığın yığın mesavîyi birden duyuyor, kan ve gözyaşı içinde kıvranan insanlarla beraber kıvranıyor ve yıkılıp yerle bir olan ümranlarla beraber biz de yıkılıyoruz. Hazan esiyor gibi her yörede.. kuruyup dökülen yapraklar gibi insanlar.. Âkif ifadesiyle: “Harâb iller, serilmiş hânümanlar, başsız ümmetler / Yıkılmış köprüler, çökmüş kanallar, yolcusuz yollar / “Gazâ” nâmıyle dindaş öldüren bîçâre dindaşlar/ Ipıssız âşiyanlar, kimsesiz köyler, çökük damlar / Emek mahrûmu günler, fikr-i ferdâ bilmez akşamlar!..” İçimize akan şeyler birer çığlığa dönüşüyor ve bir şey yapamamanın ızdırabıyla inlemekle yetiniyoruz. Oysaki, herkes ve her şey, bizden kendilerine uzatılacak bir el bekliyor; bekliyor ama çok defa kayıtsızlığımız veya aczimiz karşısında en derin inkisarlarla bir kere daha yıkılıyor.. yıkılıyor hissizliğimiz, hareketsizliğimiz karşısında ve feryatları cevapsız kaldığından dolayı. Az dahi olsa bunları duyup hissedenler de var ama onlar da güçsüz ve imkânsız. Bu itibarla da, olup bitenleri gördükçe ölüp ölüp diriliyorlar; duygularını, Suzî’nin “Yağmıyor yağmurlar, bitmiyor lale / Acep bu hâlimiz böyle mi kala / Rahmet deryasından gelen bu ile / Vakitlerde esen yeller perişan!..” suzişi nağmeleriyle seslendiriyor ve oldukları yerde kalakalıyorlar. Bütün bunlar karşısında insan, inkisarla sarsılıyor ve “Demek artık yığınlar hep böyle birbirini yiyecek.. kitleler birbiriyle sürtüşüp duracak.. kimse kimseyi gönülden sevmeyecek.. insanlar birbirini düşünmeyecek.. mağdura kimse el uzatmayacak.. mazlumun başı okşanmayacak.. fertler birbirine bağırlarını açmayacak.. kimse bulunduğu yerde güvenli olmayacak.. dünyanın kaderine, kan düşünen, kan konuşan, kan döken kanlı deliler hâkim olacak.. ve çağ yeniden bir kere daha tiranlar çağına dönecek..” diyesi geliyor. Bu böyle sürüp gidemez; sürüp gitmesi, insanlığın ve insanî değerlerin ölümü demektir. Öyleyse gelin, yolların ayrımında bulunduğumuz şu günlerde bir kez daha Yunus’ların, Mevlânâ’ların ses ve soluklarında yankılanan şu evrensel ilâhî çağrılara kulak vererek gönülden “sevgi” ve “kardeşlik” diyelim.! Gelin, insan olma farklılığını, rengi ve deseniyle bir kere daha bütün cihana gösterelim.! Gelin, garazların, kinlerin, nefretlerin dünyanın çehresini kararttığı şu günlerde bütün samimiyetimizle gönülden bir kez daha sevgi ve diyalog diyelim.! Gelin, vicdanlarımızı ilâhî rahmet vüs’atine göre bir genişliğe ulaştırarak ardına kadar herkese sinelerimizin kapılarını açalım.! Gelin, kendimizi kurumaya, yok olmaya mahkum birer damla gibi görmekten sıyrılarak, çağlayanlarla bütünleşip derya olmaya yürüyelim.! Mademki hepimiz insanız, genlerimizde Âdem Nebî’nin genleri ve özümüzde de Hakikat-i Ahmediye’nin usâresi var demektir; öyleyse gelin, bütün şeytanî dürtülere baş kaldırarak yeryüzünün halifesi olduğumuzu ve göklere ulaşmaya namzet bulunduğumuzu, cihanları velveleye verecek bir sesle haykıralım ve insan olma farklılığını bir kere daha meleklere duyuralım.! Gelin, yürüdüğümüz yolları birer şehraha çevirerek el ele, gönül gönüle hep Allah’a yönelelim. Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı • Cuma, Mart 21, 2008 - BİZ SENİ ALEMLERE RAHMET OLARAK GÖNDERDİK. "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." “Enbiya 107”164) İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen son ve en büyük peygamber, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) 571 yılında Kameri aylardan Rebiü'l-evvel ayının 12.gecesi doğmuştur. Milâdî takvime göre ise bu, 571 yılı Nisan ayının yirmisine rastlamaktadır. Bu mübarek geceye "Mevlid Kandili" denir. O'nun doğduğu çağda dünyanın her tarafında cehalet, zulüm ve ahlâksızlık almış yürümüş, Allah inancı unutulmuş, insanlık korkunç ve karanlık bir duruma düşmüş, dünya yaşanmaz hale gelmişti. O'nun doğduğu gece, insanlığın kurtuluşu için çok hayırlı ve mübarek bir başlangıçtır.O gecenin sabahı gerçekten de feyizli bir sabahtı. İnsanlık için yepyeni bir gün doğmuş, aydınlık bir devir açılmıştı. Bir fazilet güneşi ve hidâyet meşalesi olan sevgili peygamberimizin gönderilişi, Yüce Allahın bütün insanlara en büyük nimetlerinden birisidir. Bu hususta Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur: "Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler." (Âl-i İmrân, 164) Bu gece, müslümanlar arasında yüzyılllardan beri büyük bir coşku ile kutlanmakta, Sevgili Peygamberimiz derin bir saygı ile anılmaktadır. Büyük Türk Alimi Süleyman Çelebi tarafından yazılan ve asıl adı "Vesiletün'necat" olan mevlid kitabı O'nun doğumunu, üstünlüğünü ve mucizelerini en güzel bir şekilde dile getiren değerli bir eserdir. Peygamberimizin doğum yıldönümlerinde okunan mevlidleri saygı ile dinlemek, O'nun mübarek ruhuna salât ve selâm okumak hiç şüphesiz büyük milletimizin Sevgili Peygamberimize olan engin sevgi ve bağlılığının bir ifadesidir.Bununla beraber, O'nun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenmek ve kendimize örnek almak başta gelen görevlerimizdendir. Asıl o zaman O'nun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz. O âlemlerin Rabbinden, "Alemlere rahmet olarak gönderildi." Asırlara sığmayacak inkılapları birkaç sene içerisinde gerçekleştirdi. Evlâtlarını diri diri toprağa gömen babalar O'na ve getirdiği prensiplere iman ettikten sonra mükemmelleştiler, dünyaya insanlık, adalet ve medeniyet rehberi olacak hale geldiler. İnsanlar O'nun tek emriyle, kökü yüzlerce yıl derinde olan alışkanlıklarını bıraktı. O, yirminci asır insanının yüzyılda yerleştiremediği hakkı, hukuku, adâleti, hürriyeti, demokrasiyi ve insan haklarını bir solukta yerleştirdi. Böylece cehâlet asrı bir saâdet asrı olup, çıktı. Nihayet asır, asırlara taştı. Ve O, çağlar ötesiyle kucaklaştı.Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed kendisinden önceki peygamberler gibi sadece bir kavme veya millete değil, bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmiştir. O'nun diğer peygamberlerden en farklı yönlerinden birisi budur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur: "Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bilmezler."(Sebe, 28) İnsanlığın her zaman ve mekânda Hz. Peygamber'in tebliğ ettiği ilâhî mesaja ve bu mesajın hayata geçirilmiş şekli olan onun sünnetine ihtiyacı vardır. O'nu örnek almak, Kur'an'a uymaktır. Çünkü Hz. Aişe (r.a.)'nın ifâdesiyle O'nun ahlâkı Kur'an'dı.(Müslim, Misâfirîn, 139). Kur'an-ı Kerim, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in inananlar için en güzel örnek olduğunu bildirmekte ve bu hususta şöyle buyurulmaktadır: "Andolsun, Allah'ın rasûlünde sizin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar için ve Allah'ı çok ananlar için güzel bir örnek vardır." (Ahzâb, 21) Bu geceyi nasıl ihya edelim?Bütün insanlık âlemine bir hidayet tarihi açan ve âlemlere halis ilâhî rahmet olan böyle yüksek şanlı bir Peygamber'in ümmeti olmakla şereflenmiş bulunan biz müminlere ne mutlu! Bu geceyi vesile bilerek, O'na ümmet olmanın şuuruna erebilmek, Bu gecenin manevî zenginliğinden istifâde etmek için en azından bir Tesbih Namazı kılalım, bir de Hatm-i Enbiyâ yapalım. O'na ümmet olan müminlere gevşeklik yakışmaz. Unutmayalım... Alemlere rahmet olarak gönderilen muazzez Peygamberimizin, doğumunu anarken, yalnız mevlid okumak, ilâhîler söylemek ve kandil simidi dağıtmak yeterli değildir, sadece bu geceyi yaşamak yeterli değildir. Yüce Allah'ın sevgisine, hoşnutluğuna ve bağışlamasına ermenin yegâne yolu, Peygamberimizin yolundan gitmektir... "De ki: Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın..." (Âl-i İmrân, 31) Kulluk ve ubudiyet, hiçbir insanı dışarda bırakmaksızın, bütün insanlığa bir sorumluluk olarak yüklenmiş olup, Kur’an-ı Kerim’in ağırlıklı bir şekilde ele aldığı mevzulardandır. Yüce Rabbimiz, “Ben, cinleri ve insanları, Bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zariyat/56) buyurmaktadır. Ayette belirtildiği üzere, kulluk ve ubudiyet, insanların ve cinlerin yaratılış gayesi olarak açıklanmaktadır. Bu ayetten ve Kur’an-ı Kerim’in genelinden çıkarılabilecek sonuçlara göre, bütün mahlukatı var eden bir yaratıcı vardır ve yaratılan varlıklarla bu yaratıcı arasındaki ilişki, yaratılanların O’nu tanıması (marifet), O’na, ibadet etmesi, O’na kulluk yapması şeklinde ortaya konulmaktadır. Peygamberler de insan olmaları hasebiyle ve ayrıca kulluk ve ubudiyet hususunda seçilen, örnek kimseler olmaları sebebiyle, bu gerçeğin dışında değerlendirilemezler. Zaten bütün peygamberler, Allah’a kulluk ve taatte son derece titiz davranmışlar ve tebliğ ettikleri hususları önce bizzat kendileri uygulayarak, ümmetlerine örnek olmuşlardır. Öte yandan peygamberlerin gönderiliş amaçları arasında zikredilenlerden biri de kulluk ve ubudiyettir. Nitekim, Enbiya suresi 25. ayette “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona, Benden başka ilah yoktur, o halde Bana kulluk edin diye vahyetmiş olmayalım” buyurularak, peygamberlerin temel misyonuna işaret edilmektedir.Diğer bir ayette de “Gerçek şu ki, Biz, her toplumun içinden ‘Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının (mesajıyla gönderdiğimiz) bir elçi çıkardık. Allah, o geçmiş nesillerden bir kısmını hidayetiyle doğru yola yöneltti; bir kısmı da sapıklık içinde bırakılmaya müstehak oldu. O halde, şimdi, yeryüzünde dolaşın ve hakkı yalan sayanların sonunun nasıl olduğunu görün!” (Nahl/36) buyurulmuş, bütün peygamberlerin “Allah’a ibadet ve tağuttan ictinab” esası çerçevesinde vazifeli oldukları vurgulanmıştır.Yukarıdaki ayetlerde ifade edilenlere, peygamberler hem birer kul olmaları yönüyle muhatap olmuş, hem de bu gerçekleri tebliğ ederek, hayata geçirilmesine örneklik etme sorumluluğunu üstlenmişlerdir.Hz. Peygamber’e hitap eden şu ayetler de peygamberlerin konumunu, Kur’an perspektifinden çok net bir şekilde ortaya koymaktadır:“De ki (ey Peygamber) Ben size Allah’ın hazineleri bendedir, demiyorum; ne insan idrakini aşan şeyleri bildiğimi söylüyorum ve ne de size Ben bir meleğim, diyorum. Ben sadece bana vahyedileni yerine getiriyorum. De ki, hiç gören ile görmeyen bir olur mu? Siz düşünmez misiniz?” (En’am/50)“(Ey peygamber) de ki : Allah dilemedikçe, kendime bir yarar sağlamak ya da kendimden bir zararı uzaklaştırmak benim elimde değil. Eğer insan kavrayışının ötesinde olanı bilseydim, muhakkak ki, bahtiyarlık adına ne varsa ondan payıma daha çoğu düşerdi ve kötülük asla yaklaşamazdı bana. (Ama) ben sadece bir uyarıcıyım ve inanan bir topluma iyi haberler getiren bir müjdeci” (A’raf/188)“De ki: Ben de sizin gibi ölümlü bir insanım. Tanrınızın Bir ve Tek Tanrı olduğu vahyolundu bana. Öyleyse, artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koysun ve Rabbine özgü kullukta hiç kimseyi, hiçbir şeyi (O’na) ortak koşmasın” (Kehf/110)Peygamberlerin insan olmaları yönüne işaret eden bu ayetlerin yanısıra, onların kulluk yönünü vurgulayan ayetler de vardır.Mesela, İsra suresinin ilk ayetinde, Yüce Allah, peygamberimizi kulluk yönüyle tanıtmakta, kendine nispet ederken “abduhu” ifadesini kullanmaktadır. Yine aynı şekilde Kehf suresinin ilk ayetinde de peygamberimiz kendisine kitabın indirildiği kul olarak tanıtılırken “abduhu” kelimesi kullanılmaktadır. Tüm bu ayetlerde ortaya konulduğu üzere, peygamberlerle yaratıcı olan Allah’ın ilişkisi KUL ve RAB düzleminde ifade edilmektedir.Aslında Kur’an-ı Kerim’de açıkça belirtildiği üzere tüm mahlukatın Allah karşısındaki konumu kul olmadır. Nitekim “Göklerde ve yerde var olan her şey sınırsız rahmet sahibinin huzuruna ancak ve ancak birer kul olarak çıkmaktadırlar” (Meryem/93) ayeti bu hakikati açıkça ortaya koymaktadır. Kur’an’ın bu ayetinin, Hz. İsa’yı, onun kul oluşunu, onu haşa Allah’ın oğlu olarak gören ve ona uluhiyet isnad edenlerin yanlışlığını zikreden bir bağlamda gelmesi de manidardır. Dikkatlerden kaçırılmaması gereken noktalardan biri de peygamberlerin kullukları ile peygamber oluşları hususunda nasıl bir telakki ve tasavvura sahip olunacağı, var olan anlayışlardaki ifrat ve tefrit boyutlarının nasıl değerlendirilmesi gerektiğidir.Kanaatimize göre, peygamberlerin değerlendirilmesinde önceki dönemlerin yüceltici ve kutsallaştırıcı yaklaşımı ne kadar yanlışsa; modern zamanların pozitivist ve rasyonalist etkileriyle oluşan indirgemeci ve sıradanlaştırıcı yaklaşımları da en az o kadar yanlıştır. Hz. Peygamber’in bizzat kendi ifadelerinden hareket ederek, onun beşeri yönünü ön plana çıkarmaya ve sıradanlaştırmaya çalışanlar, onun kendisine vahiy gelen bir peygamber olduğunu, bizzat Allah’ın övgüsüne mazhar olan, seçkin bir insan olduğunu düşünmeli; ona insanüstü vasıflar ve özellikler atfederek, onu yücelttiğini zannedenler de yine bizzat onun dikkat çektiği, Hz. İsa’nın Hristiyanlarca yüceltilmesi hatasında olduğu gibi bir hataya düşmemelidir. Vasat ümmet olmanın bir gereği ve sonucu olarak, adil ve dengeli bir yaklaşımla ve yine Kur’an’da ve onun ifadelerinde geçtiği şekliyle “Allah’IN KULU VE RASÛLÜ” olduğuna dikkat edilmelidir. Son derece sorumluluk sahibi, müttaki ve seçkin bir kul; alemlere rahmet olarak gönderilen mütevazı bir rasûl. İnsanlığı ele alınırken rasüllüğü, vahye muhataplığı ele alınırken tevazuu devreye giren örnek şahsiyet.Bu hatırlatmalardan sonra Hz. Peygamber’in nasıl bir kul olduğu hususunu ele almaya başlayabiliriz.Peygamber Efendimiz (s), her konuda olduğu gibi kulluk ve ubudiyet konusunda da ümmetine örnek olmuş; peygamberliği onun bir beşer olduğu gerçeğini ortadan kaldırmadığı gibi, bir kulun yaratıcısına ibadet etmesi mükellefiyetinden de azade kılmamıştır. Hz. Peygamber de ümmetin diğer fertleri gibi her türlü emir ve yasağın muhatabı olmuş, hatta bazı durumlarda (mesela gece namazı) bizlere göre ek mükellefiyetlerle daha ağır bir sorumluluk üstlenmiştir.Peygamber oluşundan dolayı hiçbir zaman ayrıcalıklı biriymişçesine tavır ve davranışlarda bulunmayan Efendimiz, “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övmede haddi aştıkları gibi beni övmede siz de haddi aşmayın. Bilin ki ben sadece bir kulum. Benim hakkımda Allah’ın kulu ve elçisidir deyin” (Buhari, Enbiya 48) buyurarak kul olma bilincinde de bizlere güzel bir örneklik sergilemiştir. “Hz. Peygamber’in (s) kulluk konumuna Kur’an perspektifinden bakıldığında şunları söylemek mümkündür : “O, Rabbinden indirilene tâbi olan” , “ona sımsıkı sarılan”, “sırat-ı müstakim üzere olmakla emrolunan” , “ilk müslüman olan” , “kulluğunu yerine getirmek için elinden geldiğince amel eden” , “Allah’ı zikreden” , “muvahhid olarak hak dine yönelen” , “Allah’a tevekkül eden” , “isyan ve şirk durumuna düşüp de Allah’ın azabına uğramaktan korkan” , “Allah’a sığınan” , “eda etmekle emrolunduğu namazı” ve “bütün ibadetleri, hayatı, ölümü alemlerin Rabbi olan Allah için olan” , “Allah’a iman eden” , “O’na kulluk eden” , “sıkıntılara sabreden” , “Allah’a şükreden” , “O’na dua eden” , “Allah’ı hamd ile tesbih eden” , “secde yapan” , “Kur’an okuyan” , “Allah’tan bağışlanma dileyen” , “ahirete yönelmiş” ve “şeriata tâbi olmuş” bir kulluk konumu vardır.” [Yasin PİŞGİN. İnsan ve Peygamber Olarak Hz. Muhammed (s). İlahiyat y. Ankara 2002. s. 59]Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber (s), hamd, tesbih, secde, ibadet, sabır gibi emirler; müşriklere itaat etmeme, aceleci olmama gibi nehiylerle muhatap olmuş, bu türden emir ve nehiyler karşısında samimi ve ihlaslı bir kulun nasıl davranması gerekiyorsa Hz. Peygamber (s) de o şekilde davranmış, sorumluluklarını en güzel bir şekilde yerine getirmeye gayret etmiştir.“Ey örtünüp, bürünen! Birazı hariç geceleri kalk namaz kıl ...” (Müzzemmil/1-4) Efendimiz pek yüksek bir kulluk şuuruyla ibadetlerini yerine getirmiş, iman, ibadet ve her türlü davranışında ümmetine örnek olmuş, çevresinde Allah Teala’ya ibadet etmeyi vazgeçilmez bir çabayla sürdüren ve ibadet şuuruna eren bir sahabi topluluğu oluşmasına da öncülük etmiştir.Hz. Peygamber (s), Allah Teala’nın eşsiz lütuflarına mazhar olmasına rağmen mütevazı bir kul olmayı, Allah’ın kulu olarak anılmayı tercih etmiş ve bunu pek çok vesilelerle dile getirmiştir.“Acemlerin birbirlerini ta’zim ederek ayağa kalktıkları gibi benim için ayağa kalkmayın. Çünkü ben kulun yediği gibi yemek yiyen, kulun oturduğu gibi oturan bir kulum.” buyurması, ondan bahsederken sahabilerin “merkebe binerdi, arkasına adam bindirirdi, yoksulları ziyaret ederdi, fakirlerin yanına otururdu, kölenin davetine icabet ederdi, sahabilerin arasında oturduklarında kimseyi rahatsız etmeden mecliste boş bulduğu yere otururlardı.” (Ebu Davud, Edeb 152) şeklinde ifadeler kullanması onun tevazuuna işaret etmektedir. Aşağıya aldığımız rivayetler de “alemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamberin” nasıl bir tevazu örneği sergilediğini açıkça ortaya koymaktadır :Hz. Aişe validemiz anlatıyor :“Rasûlullah evinde herhangi bir insan gibi davranırdı. Kendi elbisesini yamar, ayakkabılarını tamir eder, koyun sağar, hayvanlara yem verir ve ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu” (Buhari, Edeb 40)Sofraya hizmetçisiyle beraber oturduğu, çocuklara selam verdiği, hastaları ziyaret ettiği, cenazelerde bulunduğu, kölelerin davetine icabet ettiği de gelen rivayetler arasındadır. (Buhari, Et’ime-İsti’zan)Bir gün yanına gelen ve (belki de peygamber olmasından dolayı) titreyen adama “Kardeşim korkma! Ben de senin gibi anası kuru ekmek yiyen bir insanım” demiştir. (İbn Mace, Et’ime 30)Peygamber Efendimizin meclisine ilk defa gelenler ashabı arasında kimin Hz. Muhammed (s) olduğunu ancak o konuşursa ya da ashabın ona karşı davranışlarından anlayabiliyorlardı.“Hz. Ömer (r.a), bir gün Allah Rasûlünün huzuruna girdi. Efendimiz yattığı hasırın üzerindeydi ve yüzünün bir tarafına, hasır iz yapmıştı. Odasının bir yanında işlenmiş bir deri, bir diğer köşesinde de içinde birkaç avuç arpa bulunan bir torba vardı. İşte Allah Rasûlünün odasında bulunan eşya bunlardan ibaretti. Hz. Ömer, bu manzara karşısında rikkate geldi ve ağladı. Allah Rasûlü niçin ağladığını sorunca Hz. Ömer “Ya RasûlAllah! Şu anda kisralar, krallar saraylarında kuş tüyünden yataklarında yatarken, sen sadece kuru bir hasır üzerinde yatıyorsun ve o hasır senin yüzünde iz bırakıyor. Gördüklerim beni ağlattı” cevabını verir. Bunun üzerine Allah Rasûlü, Hz. Ömer’e şu karşılıkta bulunur. “İstemez misin ya Ömer! Dünya onların, ahiret de bizim olsun.” (Buhari, Tefsir (66) 2). Başka bir rivayette “Dünya ile benim ne alakam olabilir? Ben bir yolcu gibiyim. Bir ağaç altında gölgelenen bir yolcu ... sonra da orayı terkedip yoluna devam eden ...” (Tirmizi, Zühd 44)” [M. Fethullah GÜLEN. Sonsuz Nur. Feza y. İstanbul 1994. c.2 s. 230]Ashab-ı Kiram’ın kendisine hürmeten kullandığı bazı ifadeleri düzelten Allah Rasûlü (s), bir defasında kendisini “ey kainatın en hayırlısı” diye çağıran kişiye dönmüş ve “o, İbrahim’di” demiştir. (Müslim, Fezail 43). Başka bir rivayette “Beni Yunus b. Matta’ya üstün tutmayın. Peygamberler arasında tafdil (daha faziletli olduğunu söyleme) yapmayın. Beni, Musa’dan daha hayırlı görmeyin. Ben şüpheye düşme hususunda İbrahim’e göre daha zayıfım. Yusuf’un kaldığı kadar hapiste kalsaydım kralın davetine hemen uyardım” (Buhari, Enbiya, Kitabu’t Ta’bir) ifadeleriyle kendisine aşırı ta’zimde bulunulmasını yasaklamıştır.Abdullah b. Mes’ud (r.a) anlatıyor :“Bedir savaşına giderken her üç kişiye bir deve düşüyordu. Peygamber’in (s) binek arkadaşları Ebu Lübabe ile Ali idi. Allah her ikisinden razı olsun. Yürüme sırası Rasûlullaha gelince adları geçen iki zat : Ya RasûlAllah! Sen bin, biz yürürüz dediler. Allah Rasûlü : Ne siz benden güçlüsünüz, ne de ben sevaba sizden daha az muhtacım, buyurmuşlardır.” (Ahmed b. Hanbel, Nesai)Abdurrahman b. Avf (r.a) anlatıyor :“Bir defasında Peygamberimiz (s), evinden çıktı, kendi özel odasına doğru yönelip içeri girdi. Kıbleye karşı durarak secdeye vardı. Secdesini o kadar uzattı ki öldü sandım. Hemen yanına yaklaşıp oturdum. Başını kaldırdı ve : Kimsin? diye sordu. Abdurrahman, dedim. Ne istiyorsun? Ya RasûlAllah, dedim. Öyle bir secde yaptın ki Allah ruhunu kabzetti diye endişe duydum. Rasûlullah : Cibril bana gelerek Allah’ın şöyle buyurduğunu müjdeledi : Kim sana salavat getirirse ben de ona rahmet ederim. Kim sana selam verirse ben de ona selamet dilerim. Ben de şükretmek için Allah’ın huzurunda secdeye kapandım, buyurdu”. (Ahmed b. Hanbel)Ebu Hüreyre (r.a) anlatıyor :“Rasûlullahtan sonra ondan daha çok ‘esteğfirullahe ve etûbu ileyh’ diyen birini görmedim” (Ebu Ya’la)Huzeyfe (r.a) anlatıyor :“Rasûlullaha dilimin keskinliğinden yakınarak ey Allah’ın Rasûlü çoluk çocuğuma karşı acı bir dilim var, beni ateşe sokacağından korkuyorum, dedim. Rasûlullah : Niye istiğfar etmiyorsun? Gerçek şu ki ben her gün yüz defa istiğfar ediyorum, buyurdu.” (Ebu Nuaym)Eşsiz bir tevazu örneği sergileyen peygamberimiz, geçmiş ve gelecek bütün günahları affedildiği halde istiğfar etmekten de geri durmamış, gerek bağışlanma dilemede ve gerekse tevbe etmede ümmetine öncülük vazifesini bihakkın ifa etmiştir. Onun tevbe ve istiğfarı, günahlar için olmayıp, Rabbine kulluğunun bir göstergesi ve ümmetine örnekliğinin uygulamadaki yansıması olsa gerektir.Tüm bu anlatılanlara ilaveten, Hz. Peygamber’in (s) bizzat kendisi de pek çok defalar bir insan olduğunu hatırlatarak, yaşanan olaylarda kendisinin de bir beşer olduğu gerçeğinin altını çizmiştir. Mesela hurma ağaçlarını aşılayan Medinelileri gördüğünde merak edip sormuş, sonra “bu işlemin bir faydası olacağını zannetmiyorum” demiş, aşılamanın bırakılması ve o yıl hasadın az olması üzerine de “ben ancak bir beşerim, size dininizden bir şey emredersem onu alınız, ancak kendimden bir şey emredersem ben de bir beşerim” buyurmuştur. (Müslim, Fezail 43.38)Kendisine getirilen davalarla ilgili olarak şunları söylediği de rivayet edilmektedir: “Ben de yalnızca sizler gibi bir insanım. Siz birbirinizle olan davalarınızın çözümü için bana başvuruyorsunuz. Mümkündür ki bir taraf kendisini diğerinden çok daha iyi savunabilir. Eğer ben buna dayanarak onun lehine hükmeder de gerçekte kendisine ait olmayan bir şeyin ona verilmesi kararını verirsem, o bundan küçük bir parça dahi almasın. İyi bilsin ki o, onun için ateşten bir parçadır.” (Muvatta, Akdiye 36.1)Hz. Peygamber (s), bir beşer olması yönüyle, insanların yaşayabildiği pek çok olayı bizzat yaşamış ve bu olayların garipsenmemesi gerektiğini belirtmiştir. Mesela bir defasında namaz kıldırırken yanılması üzerine şöyle buyurmuştur: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Sizin unuttuğunuz gibi ben de unuturum.” (Müslim, Mesacid 92-94)Bir başka örneğe göre, Hz. Peygamber (s), kişinin hamile olan eşine yaklaşmasının sakıncalı olduğunu söylemiş, fakat bu kararının yanlış olduğunu anlayınca şöyle buyurmuştur: “Ben hamile olan kadına kocasının yaklaşmasını yasaklamak istemiştim. Fakat Farslıların ve Rumların bunu yaptıklarını ve çocuğun bir zarar görmediğini haber alınca bu kararımdan vazgeçtim” (Müslim, Nikah 24) Hz. Peygamber de (s) diğer insanlar gibi her yönüyle bir insandı. Yani o da biyolojik, psikolojik ve sosyal yönlerden bir insandı. Onun peygamberliği, beşeriyetini ortadan kaldırmamıştır. Hz. Aişe’nin rivayet ettiğine göre “bir adam Hz. Peygamber’e (s) gelip, oruca niyetli bir şekilde cünüp olarak sabahladığını ifade ederek ne yapması gerektiğini sordu. Hz. Peygamber de “Ben de oruca niyetli bir şekilde cünüp olarak sabahlıyorum, sonra yıkanıyorum ve orucuma devam ediyorum” dedi. Adam da “Ya rasûlAllah, sen bizim gibi değilsin. Allah senin gelmiş, geçmiş bütün günahlarını affetmiştir. Allah, sana dilediğini helal kılar” deyince, Hz. Peygamber (s) kızdı ve “Allah’a yemin ederim ki Allah’tan en çok korkanınız ve O’ndan neyle sakınacağını en çok bileninizin ben olduğumu zannediyorum” demiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki, Hz. Peygamber de diğer ümmet mensupları gibi kullukla yükümlüdür.Zaten, Hz. Peygamber’in (s), Kur’an ahlakı ile ahlaklanmış olması ve Kur’anın teyidiyle “örnek alınması gereken biri olması” ve “yüce bir ahlaka sahip olması” gibi hususiyetleri bizlere onun örnek şahsiyetinin birer yansıması olup, onun daha çok kulluk yönüne vurgu yapmaktadır.Peygamberler vahyin ilk muhatapları, ilk mü’minleri ve ilk uygulayıcıları olmuşlar, kendilerine gelen vahyi hiçbir şekilde değiştirmeksizin almışlar, vahye tabi olması gereken herhangi bir kul gibi, iman ettikleri esasların toplumlarında yaygınlaştırılması için mücadele vermişler ve her yönden ümmetlerine örnek olmuşlardır.Hz. Peygamber’in (s) en bariz vasıflarından biri de, onun huşu içinde ve ihsan makamında Allah’a ibadet eden bir kul oluşudur. “De ki: Dini Allah’a halis kılarak, O’na ibadet etmekle emrolundum” (Zümer/11) ayetinde belirtilen ihlaslı kul olma özelliği Hz. Peygamber’in hayatında göze çarpan en önemli özelliklerdendir.Hz. Peygamber (s), “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hud/112, Şura/15) ayetlerinin gereğini yerine getirme hususunda çok gayret sarfetmiş, “Beni Hud suresi ihtiyarlattı” buyurmuştur.Kur’an-ı Kerim’de kendisine hitaben ifade edilen tüm emirleri yerine getirmede ve bütün nehiylerden kaçınmada Hz. Peygamber (s), son derece titiz davranmıştır.İbadetlerde az da olsa devamlılığı tavsiye eden Hz. Peygamber (s), sadece ibadet zamanlarında değil, hayatının her anında Rabbi olan Allah ile sürekli irtibat halinde olmaya çalışmıştır. Elbise giyerken, çıkarırken, yatarken, uykudan uyandığında, eve girerken, evden çıkarken, kısacası her işinde duaları olan Hz. Peygamber’in (s), bir an bile Allah ile irtibatını kesmemeye, her zaman ve mekanda, Allah’ı hatırlayacak bir amelde bulunmaya çaba sarfettiğini görmek mümkündür.Hz. Peygamber (s), Kur’an-ı Kerim’de insanlara yönelik olarak “vahyi alması”, “tebliğ etmesi”, “beyan etmesi”, “talim”, “tezkiye” gibi pek çok vazifesinin yanında; “iman etmesi”, “namaz kılması”, “emrolunduğu gibi dosdoğru olması” gibi emirlere de muhatap olmuş ve bütün emrolunduğu şeyleri en güzel örnekliklerle yerine getirerek, tebliğ ve irşad vazifesi yanında, kulluk ve ibadet sorumluluğunu da bihakkın yerine getirmiştir.Hz. Peygamber’in (s) kulluğu ve ibadet anlayışı değerlendirilirken dikkat çeken noktalardan biri de onun sanki bütün hayatını ibadetle geçiren birisi gibi algılanabileceği hususudur. Evet onun bütün hayatı ibadet şuur ve bilinciyle geçirilen bir hayattır, ama o, çok yoğun ve samimi bir kulluk şuuru içinde olmakla beraber, bu durum onu, sosyal hayattan ve insanlara karşı olan sorumluluklarından uzaklaştırmamıştır. Nihayetinde ibadeti yaratılışın gayesi perspektifinden ele alırsak, Hz. Peygamber (s), hayatının bütün yönleriyle bu yaratılış sırrını en iyi anlayan ve en güzel bir şekilde hayatında uygulayan bir kul olarak çıkar karşımıza.Kendisine gelerek, geceleri hep namaz kılacağını, hep oruç tutacağını, hep ibadet ederek, hiç evlenmeyeceğini söyleyenlere “Allah’tan en çok korkanınız, O’nun emirlerine uyma konusunda en hırslı olanınız ben olduğum halde ben de bazen oruç tutuyorum, bazen de tutmuyorum, gecenin bir bölümünde ibadetle meşgul oluyorum, diğer bölümünde de uyuyorum ve kadınlarla da evleniyorum” (Buhari, Nikah 1) buyurarak kendi ibadet anlayışının toplumdan tecrid edilmiş bir ruhban anlayışı olmadığına dikkat çekmiştir.Hz. Peygamber’i (s), bir kul olarak ele aldığımız bu çalışmada, en başta dikkat çekilen değerlendirme yanlışlarına düşmemek için; yani onu çok farklı ve ayrıcalıklı görme ve tabiri caizse uçurma hatasına düşmemek ya da sıradanlaştırma, alelade bir beşer konumuna indirgeme yanlışını yapmamak için şu hususları da göz önünde tutmamız gerekmektedir:Evet, Hz. Peygamber (s), yemek yiyen, uyuyan, çarşılarda gezen, sevinen, üzülen, kızan, ibadet eden bir beşer ve bir kuldur. Ama o, aynı zamanda birtakım özellikleri de olan özel ve seçkin bir kuldur. Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı • Cuma, Mart 7, 2008 - Mehmetçiksin sen... Kınalı eliyle yollara düşen Önünde siperi eliyle eşen Canını verirken yinede pür şen Tarihe zaferler yazandır şehit Tekbirle şahlanır dağları aşar Gönlünde ilahi muhabbet yaşar Vatan ve din için ölüme koşar Düşman oyununu bozandır şehit...... Yorum (0) :: Yorum yaz! :: Bağlantı • Pazar, Mart 2, 2008 - TEMEL DİNİ BİLGİLER SORU VE CEVAPLARI Kategori: BEN SENSIZ OLMADIM SORU 1: İbadet nedir? CEVAP 1: İbadet sözlükte kullukta bulunmak, boyun eğmek ve itaat etmek anlamlarına gelir. Geniş anlamıyla ibadet; Allah’ı yüceltmek, O’na karşı sevgi, saygı ve bağlılığını göstermek için, iyi bir niyetle ortaya konan ve karşılığında sevap bulunan tutum ve davranışlardır. SORU 2 : Kaç çeşit ibadet vardır? CEVAP 2: Üç çeşit ibadet vardır. a. Beden ile yapılan ibadet b. Mal ile yapılan ibadet c. Hem beden ve hem de mal ile yapılan ibadet. SORU 3: Mükellef kime denir ve görevleri nelerdir? CEVAP 3: Akıllı ve buluğ çağına gelmiş kimselere mükellef denir. Sekiz tane görevi vardır, bunlar farz, vacip, sünnet, müstehap, mübah, haram, mekruh ve müfsittir. SORU 4 : Farz ne demektir ve kaça ayrılır? CEVAP 4: Dinimizde yapılması kesinlikle emredilen fiillere farz denir, farz-ı ayın ve farz-ı kifaye olmak üzere iki çeşidi vardır. SORU 5: İbadetin insanlara kazandırdığı güzellikler nelerdir? CEVAP 5: a. İbadetler insanı Allah’a yaklaştırır. b. İbadetler iç huzuru sağlar. c. İbadetler güven duygusunu geliştirir. d. İbadetler kişiyi kötülüklerden uzaklaştırır. e. İbadetler sosyal yardımlaşmayı teşvik eder. f. İbadetler sabrı ve diğer gamlığı öğretir. g. İbadetler güzel ahlakın gelişmesine katkıda bulunur. SORU 6: Kaç çeşit temizlik vardır bunlar nelerdir? CEVAP 6: Üç çeşit temizlik vardır; a. Maddi temizlik b. Manevi temizlik c. Hem maddi hem de manevi temizlik SORU 7 : Hükmi temizlik ne demektir? CEVAP 7: İbadetlerin yapılabilmesi için manevi kirlilik hali olan abdestsizlik veya cünüplük halinden abdest ve güsül abdesti alarak temizlenmeye hükmi temizlik denir. Hükmi temizlik hem maddi olarak, hem de manevi olarak temizlenmektir. SORU 8: Abdestin farzı kaçtır, bunlar nelerdir? CEVAP 8: Abdestin farzı dörttür. a. Yüzü bir kere yıkamak b. Elleri dirseklerle beraber yıkamak c. Başın dörtte birini mest etmek d. Ayakları topuklarla beraber bir kere yıkamak SORU 9: Hanımlara ait özel haller nelerdir? CEVAP 9: Hanımlara ait özel haller Adet, Lohusalık, ve İstisha (hastalık) olmak üzere üç tanedir. SORU 10: Hanımlar adetli ve lohusa iken neleri yapamazlar? CEVAP 10 : Hanımlar adetli ve lohusa iken; a. Namaz kılamazlar b. Oruç tutamazlar c. Kur’an-ı Kerim okuyamazlar d. Kur’an-ı Kerime el süremezler e. Tilavet secdesi yapamazlar f. Kabe’yi tavaf edemezler g. Cinsel ilişkide bulunamazlar SORU 11: Teyemmüm hangi hallerde yapılır? CEVAP 11: a. Abdest alacak veya güsül yapacak kadar temiz su bulunmadığı zaman b. Su bulunduğu halde kullanılması mümkün olmadığı zaman c. Bedenin tamamı veya çoğu yara içerisinde olup suyun kullanılmasının zararlı olduğu durumlarda. SORU 12: Beş vakit namaz nerede ve ne zaman farz kılınmıştır? CEVAP 12: Beş vakit namaz hicretten bir buçuk sene önce Miraç gecesinde Mekke’de farz kılınmıştır. SORU 13: Kaç çeşit namaz vardır? CEVAP 13: Farz, vacip ve nafile olmak üzere üç çeşit namaz vardır. SORU 14: Vacip namazlar nelerdir? CEVAP 14: Vacip namazlar: Ramazan ve Kurban bayramı namazı, vitir namazı, adanan namazlar, tavaf namazları ve başlanmış iken herhangi bir özür veya sebepten dolayı bozulan namazı iade etmek. SORU 15:Cenaze namazının hükmü nedir ve nasıl kılınır? CEVAP 15: Cenaze namazının hükmü farz-ı kifayedir. Allah için namaza, cenaze için duaya ve imama uymaya niyet edilir. İlk tekbirden sonra eller bağlanır, Sübhaneke okunur, ikinci tekbirden sonra Salli ve Barik duaları okunur, üçüncü tekbirden sonra ölüye ve Müslümanlara dua edilir. Dördüncü tekbirden sonra sağa sola selam verilip namaz bitirilir. SORU 16: Sehiv secdesi ne demektir, hangi hallerde yapılır? CEVAP 16: Sehiv, yanılma ve unutma anlamına gelir.Sehiv secdesi, yanılma secdesi anlamına gelir. Namaz kılarken unutma veya dalgınlık neticesinde farzlardan birinin geciktirilmesi, vaciplerden birinin geciktirilmesi veya terk edilmesi durumunda yapılır. SORU 17: Tilavet secdesinin hükmü nedir, Kur’an-ı Kerimde kaç yerde geçer? CEVAP 17: tilavet secdesinin hükmü vaciptir. Kur’an-ı Kerimde on dört yerde geçmektedir. SURU 18: Kur’an-ı kerimde geçen secde ayetlerinin bulunduğu 7 surenin adını ve ayet numaralarını yazınız CEVAP 18: A’raf suresi 206. ayet, Ra’d suresi 15. ayet, Nahl suresi 48. ayet, İsra suresi 107. ayet, Meryem suresi 58. ayet, Hac suresi 18. ayet, Furkan suresi 60. ayet. SORU 19: Yolcu kime denir;müddeti ne kadardır? CEVAP 19: Orta yürüyüşle 18 saatlik (90 km) bir yere, 15 günden daha az kalma niyeti ile gitmek için ikamet ettiği yerden çıkan kimselere yolcu (misafir) denir. İkamet ettiği şehirden çıkan kimse varacağı yere gidinceye kadar misafir olduğu gibi, yerde on beş günden az kalmaya karar vermişse yine yolcu sayılır. Eğer on beş günden fazla kalmaya karar vermişse bir günde kalsa mukim sayılır. SORU 20: Dinimiz yolculara ne gibi kolaylık sağlamıştır? CEVAP 20: Yolcu dört rekatlı farzları iki rekat olarak kılar.Ancak akşam namazının farzını ve vitir namazını tam olarak kılar.Yolcu misafir olmayan bir imama uyarsa o zaman dört rekatlı farz namazları tam olarak kılar.Kendisi imam olursa ikinci rekatın sonunda selam verir, misafir olmayan cemaat kendi başına namazını tamamlar. Yolcu Ramazan orucunu dilerse tutar, dilerse memleketine döndükten sonra kaza eder. Yolcu Cuma ve Bayram namazını kılmaya bilir. Mesh kullanıyorsa meshin müddeti bir günden üç güne çıkar. SORU 21: Münferit ve Muktedi ne demektir? CEVAP 21: Namazı tek başına kılan kişiye “Münferit”, imama uyup namaz kılan kişiye “Muktedi” denir. SORU 22:Cuma namazı kimlere farzdır? CEVAP 22: a. Erkek olmak b. Hür ve serbest olmak c. Mukim olmak d. Sağlıklı olmak e. Kör olmamak f. Ayakları olmak SORU 23: Müdrik, Lahik ve Mesbuk ne demektir? CEVAP 23: Müdrik ; namaza imamla başlayan ve bitiren kimsedir. Lahik; namaza imamla başlamış ancak herhangi bir özür sebebiyle ara verip namazın bir kısmını imamla kılamayan kimsedir. Mesbuk; namaza birinci rekatın rükuundan sonra yetişen kimsedir. SORU 24: Bir Müslüman’ın ibadetlerini yerine getirecek kadar dini bilgi sahibi olmasının hükmü nedir? CEVAP 24: Farz-ı Ayındır. İbadetlerini yerine getirecek kadar bilgi sahibi olmazsa sorumlu olur. SORU 25:Salih amel nedir? CEVAP 25: Salih amel, imanın gereği olarak ihlas ve samimiyetle yapılan, Kur’an ve sünnete uygun olan her türlü söz, fiil ve davranıştır. SORU 26: Müfsit neye denir? CEVAP 26: Usulüne uygun olarak başlanmış bir ibadetin bozulmasına ve geçersiz hale gelmesine yol açan eksiklik kusur ve davranışlara denir . Oruçlu iken bilerek yenilip içilmesi gibi. SORU 27: Namazın vaciplerinden yedi tanesini yazınız? CEVAP 27 : 1. Namaza Allh-u Ekber sözüyle başlamak 2. Namazın her rekatında fatiha okumak 3. Farz namazların her rekatında, vitir ve nafile namazların her rekatında fatihadan sonra bir süre veya bir sürenin yerini tutacak kadar ayet okumak. 4. Secde yaparken alınla yetinmeyip, alınla birlikte burunu da koymak.. 5. Üç ve dört rekatlı namazlarda ilk oturuş. 6. Namazların sonunda selam vermek. 7. Namazların farzlarında sıraya riayet etmek. SORU 28: Aşağıdakilerden hangisi namazı bozan bir durum değildir? CEVAP 28: a. Namazda abdest’in bozulması. b. Namazda konuşmak c. Kendi duyacağı kadar gülmek. d. İkinci rekatta oturmadan üçüncü rekata kalkmak. SORU 29: Aşağıdakilerden hangisi namazın rükünlerindendir? CEVAP 29: a. Hadesten taharet. b. İstikbale kıble c. Kıraat d. Niyet SORU 30: Aşağıdakilerden hangisi namazın sünnetlerinden değildir? CEVAP 30: a. Namazda iftitah tekbirinden sonra sübhanekeyi okumak. b. İftidah tekbirinde elleri kaldırmak. c. Kılacağı namaza niyet etmek d. Rüküya ve secdeye giderken ve kalkarken Allah-u Ekber demek. SORU 31: Oruç nedir? tarif ediniz? CEVAP 31: Oruç niyet edip, sahurdan akşam güneş batıncaya kadar yememek, içmemek ve cinsi ilişkide bulunmamak demektir. SORU 32:Orucun farz olduğunu gösteren ayeti söyleyiniz? CEVAP 32: “Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de oruç farz kılınmıştır.” Buyurmaktadır. (Bakara, 2/183) SORU 33: Oruç tutmanın hükmü nedir? CEVAP 33: Oruç İslam’ın beş şartından biridir ve mükellef olan herkese farz-ı ayındır. SORU 34: Oruç kimlere farzdır? CEVAP 34: Oruç; a. Müslüman b. Akıllı c. Buluğ çağına gelmiş kadın ve erkek herkese farzdır. &nb "BU YAZININ İÇERİĞİ HEMEN HEMEN BUTUN KONULARI İÇERMEKTEDİR. DEVAMINI GÖRMEK İSTEYENLER LÜTFEN YORUM BIRAKSINLAR" Yorum (3) :: Yorum yaz! :: Bağlantı
ANNELER HERŞEYE DEĞER....
"Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik." “Enbiya 107”164)
İnsanlığın kurtuluşu için gönderilen son ve en büyük peygamber, bizim Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) 571 yılında Kameri aylardan Rebiü'l-evvel ayının 12.gecesi doğmuştur. Milâdî takvime göre ise bu, 571 yılı Nisan ayının yirmisine rastlamaktadır. Bu mübarek geceye "Mevlid Kandili" denir.
O'nun doğduğu çağda dünyanın her tarafında cehalet, zulüm ve ahlâksızlık almış yürümüş, Allah inancı unutulmuş, insanlık korkunç ve karanlık bir duruma düşmüş, dünya yaşanmaz hale gelmişti.
O'nun doğduğu gece, insanlığın kurtuluşu için çok hayırlı ve
mübarek bir başlangıçtır.O gecenin sabahı gerçekten de feyizli bir sabahtı. İnsanlık için yepyeni bir gün doğmuş, aydınlık bir devir açılmıştı. Bir fazilet güneşi ve hidâyet meşalesi olan sevgili peygamberimizin gönderilişi, Yüce Allahın bütün insanlara en büyük nimetlerinden birisidir. Bu hususta Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulmuştur:
"Andolsun ki içlerinden, kendilerine Allah'ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir Peygamber göndermekle Allah, müminlere büyük bir lütufta bulunmuştur. Halbuki daha önce onlar apaçık bir sapıklık içinde idiler." (Âl-i İmrân, 164)
Bu gece, müslümanlar arasında yüzyılllardan beri büyük bir coşku ile kutlanmakta, Sevgili Peygamberimiz derin bir saygı ile anılmaktadır. Büyük Türk Alimi Süleyman Çelebi tarafından yazılan ve asıl adı "Vesiletün'necat" olan mevlid kitabı O'nun doğumunu, üstünlüğünü ve mucizelerini en güzel bir şekilde dile getiren değerli bir eserdir.
Peygamberimizin doğum yıldönümlerinde okunan mevlidleri saygı ile dinlemek, O'nun mübarek ruhuna salât ve selâm okumak hiç şüphesiz büyük milletimizin Sevgili Peygamberimize olan engin sevgi ve bağlılığının bir ifadesidir.Bununla beraber, O'nun ahlâk ve fazilet dolu hayatını öğrenmek ve kendimize örnek almak başta gelen görevlerimizdendir. Asıl o zaman O'nun sevgisini ve hoşnutluğunu kazanmış oluruz.
O âlemlerin Rabbinden, "Alemlere rahmet olarak gönderildi." Asırlara sığmayacak inkılapları birkaç sene içerisinde gerçekleştirdi. Evlâtlarını diri diri toprağa gömen babalar O'na ve getirdiği prensiplere iman ettikten sonra mükemmelleştiler, dünyaya insanlık, adalet ve medeniyet rehberi olacak hale geldiler. İnsanlar O'nun tek emriyle, kökü yüzlerce yıl derinde olan alışkanlıklarını bıraktı. O, yirminci asır insanının yüzyılda yerleştiremediği hakkı, hukuku, adâleti, hürriyeti, demokrasiyi ve insan haklarını bir solukta yerleştirdi. Böylece cehâlet asrı bir saâdet asrı olup, çıktı. Nihayet asır, asırlara taştı. Ve O, çağlar ötesiyle kucaklaştı.Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed kendisinden önceki peygamberler gibi sadece bir kavme veya millete değil, bütün insanlığa peygamber olarak gönderilmiştir. O'nun diğer peygamberlerden en farklı yönlerinden birisi budur. Nitekim Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyurulur:
"Biz seni bütün insanlara ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik; fakat insanların çoğu bilmezler."(Sebe, 28)
İnsanlığın her zaman ve mekânda Hz. Peygamber'in tebliğ ettiği ilâhî mesaja ve bu mesajın hayata geçirilmiş şekli olan onun sünnetine ihtiyacı vardır. O'nu örnek almak, Kur'an'a uymaktır. Çünkü Hz. Aişe (r.a.)'nın ifâdesiyle O'nun ahlâkı Kur'an'dı.(Müslim, Misâfirîn, 139). Kur'an-ı Kerim, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in inananlar için en güzel örnek olduğunu bildirmekte ve bu hususta şöyle buyurulmaktadır:
"Andolsun, Allah'ın rasûlünde sizin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar için ve Allah'ı çok ananlar için güzel bir örnek vardır." (Ahzâb, 21)
Bu geceyi nasıl ihya edelim?Bütün insanlık âlemine bir hidayet tarihi açan ve âlemlere halis ilâhî rahmet olan böyle yüksek şanlı bir Peygamber'in ümmeti olmakla şereflenmiş bulunan biz müminlere ne mutlu! Bu geceyi vesile bilerek, O'na ümmet olmanın şuuruna erebilmek, Bu gecenin manevî zenginliğinden istifâde etmek için en azından bir Tesbih Namazı kılalım, bir de Hatm-i Enbiyâ yapalım. O'na ümmet olan müminlere gevşeklik yakışmaz. Unutmayalım... Alemlere rahmet olarak gönderilen muazzez Peygamberimizin, doğumunu anarken, yalnız mevlid okumak, ilâhîler söylemek ve kandil simidi dağıtmak yeterli değildir, sadece bu geceyi yaşamak yeterli değildir. Yüce Allah'ın sevgisine, hoşnutluğuna ve bağışlamasına ermenin yegâne yolu, Peygamberimizin yolundan gitmektir...
"De ki: Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin ve günâhlarınızı bağışlasın..." (Âl-i İmrân, 31)
Kulluk ve ubudiyet, hiçbir insanı dışarda bırakmaksızın, bütün insanlığa bir sorumluluk olarak yüklenmiş olup, Kur’an-ı Kerim’in ağırlıklı bir şekilde ele aldığı mevzulardandır. Yüce Rabbimiz, “Ben, cinleri ve insanları, Bana kulluk etsinler diye yarattım” (Zariyat/56) buyurmaktadır. Ayette belirtildiği üzere, kulluk ve ubudiyet, insanların ve cinlerin yaratılış gayesi olarak açıklanmaktadır. Bu ayetten ve Kur’an-ı Kerim’in genelinden çıkarılabilecek sonuçlara göre, bütün mahlukatı var eden bir yaratıcı vardır ve yaratılan varlıklarla bu yaratıcı arasındaki ilişki, yaratılanların O’nu tanıması (marifet), O’na, ibadet etmesi, O’na kulluk yapması şeklinde ortaya konulmaktadır. Peygamberler de insan olmaları hasebiyle ve ayrıca kulluk ve ubudiyet hususunda seçilen, örnek kimseler olmaları sebebiyle, bu gerçeğin dışında değerlendirilemezler. Zaten bütün peygamberler, Allah’a kulluk ve taatte son derece titiz davranmışlar ve tebliğ ettikleri hususları önce bizzat kendileri uygulayarak, ümmetlerine örnek olmuşlardır. Öte yandan peygamberlerin gönderiliş amaçları arasında zikredilenlerden biri de kulluk ve ubudiyettir. Nitekim, Enbiya suresi 25. ayette “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona, Benden başka ilah yoktur, o halde Bana kulluk edin diye vahyetmiş olmayalım” buyurularak, peygamberlerin temel misyonuna işaret edilmektedir.Diğer bir ayette de “Gerçek şu ki, Biz, her toplumun içinden ‘Allah’a kulluk edin, tağuttan kaçının (mesajıyla gönderdiğimiz) bir elçi çıkardık. Allah, o geçmiş nesillerden bir kısmını hidayetiyle doğru yola yöneltti; bir kısmı da sapıklık içinde bırakılmaya müstehak oldu. O halde, şimdi, yeryüzünde dolaşın ve hakkı yalan sayanların sonunun nasıl olduğunu görün!” (Nahl/36) buyurulmuş, bütün peygamberlerin “Allah’a ibadet ve tağuttan ictinab” esası çerçevesinde vazifeli oldukları vurgulanmıştır.Yukarıdaki ayetlerde ifade edilenlere, peygamberler hem birer kul olmaları yönüyle muhatap olmuş, hem de bu gerçekleri tebliğ ederek, hayata geçirilmesine örneklik etme sorumluluğunu üstlenmişlerdir.Hz. Peygamber’e hitap eden şu ayetler de peygamberlerin konumunu, Kur’an perspektifinden çok net bir şekilde ortaya koymaktadır:“De ki (ey Peygamber) Ben size Allah’ın hazineleri bendedir, demiyorum; ne insan idrakini aşan şeyleri bildiğimi söylüyorum ve ne de size Ben bir meleğim, diyorum. Ben sadece bana vahyedileni yerine getiriyorum. De ki, hiç gören ile görmeyen bir olur mu? Siz düşünmez misiniz?” (En’am/50)“(Ey peygamber) de ki : Allah dilemedikçe, kendime bir yarar sağlamak ya da kendimden bir zararı uzaklaştırmak benim elimde değil. Eğer insan kavrayışının ötesinde olanı bilseydim, muhakkak ki, bahtiyarlık adına ne varsa ondan payıma daha çoğu düşerdi ve kötülük asla yaklaşamazdı bana. (Ama) ben sadece bir uyarıcıyım ve inanan bir topluma iyi haberler getiren bir müjdeci” (A’raf/188)“De ki: Ben de sizin gibi ölümlü bir insanım. Tanrınızın Bir ve Tek Tanrı olduğu vahyolundu bana. Öyleyse, artık her kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, dürüst ve erdemli davranışlar ortaya koysun ve Rabbine özgü kullukta hiç kimseyi, hiçbir şeyi (O’na) ortak koşmasın” (Kehf/110)Peygamberlerin insan olmaları yönüne işaret eden bu ayetlerin yanısıra, onların kulluk yönünü vurgulayan ayetler de vardır.Mesela, İsra suresinin ilk ayetinde, Yüce Allah, peygamberimizi kulluk yönüyle tanıtmakta, kendine nispet ederken “abduhu” ifadesini kullanmaktadır. Yine aynı şekilde Kehf suresinin ilk ayetinde de peygamberimiz kendisine kitabın indirildiği kul olarak tanıtılırken “abduhu” kelimesi kullanılmaktadır. Tüm bu ayetlerde ortaya konulduğu üzere, peygamberlerle yaratıcı olan Allah’ın ilişkisi KUL ve RAB düzleminde ifade edilmektedir.Aslında Kur’an-ı Kerim’de açıkça belirtildiği üzere tüm mahlukatın Allah karşısındaki konumu kul olmadır. Nitekim “Göklerde ve yerde var olan her şey sınırsız rahmet sahibinin huzuruna ancak ve ancak birer kul olarak çıkmaktadırlar” (Meryem/93) ayeti bu hakikati açıkça ortaya koymaktadır. Kur’an’ın bu ayetinin, Hz. İsa’yı, onun kul oluşunu, onu haşa Allah’ın oğlu olarak gören ve ona uluhiyet isnad edenlerin yanlışlığını zikreden bir bağlamda gelmesi de manidardır. Dikkatlerden kaçırılmaması gereken noktalardan biri de peygamberlerin kullukları ile peygamber oluşları hususunda nasıl bir telakki ve tasavvura sahip olunacağı, var olan anlayışlardaki ifrat ve tefrit boyutlarının nasıl değerlendirilmesi gerektiğidir.Kanaatimize göre, peygamberlerin değerlendirilmesinde önceki dönemlerin yüceltici ve kutsallaştırıcı yaklaşımı ne kadar yanlışsa; modern zamanların pozitivist ve rasyonalist etkileriyle oluşan indirgemeci ve sıradanlaştırıcı yaklaşımları da en az o kadar yanlıştır. Hz. Peygamber’in bizzat kendi ifadelerinden hareket ederek, onun beşeri yönünü ön plana çıkarmaya ve sıradanlaştırmaya çalışanlar, onun kendisine vahiy gelen bir peygamber olduğunu, bizzat Allah’ın övgüsüne mazhar olan, seçkin bir insan olduğunu düşünmeli; ona insanüstü vasıflar ve özellikler atfederek, onu yücelttiğini zannedenler de yine bizzat onun dikkat çektiği, Hz. İsa’nın Hristiyanlarca yüceltilmesi hatasında olduğu gibi bir hataya düşmemelidir. Vasat ümmet olmanın bir gereği ve sonucu olarak, adil ve dengeli bir yaklaşımla ve yine Kur’an’da ve onun ifadelerinde geçtiği şekliyle “Allah’IN KULU VE RASÛLÜ” olduğuna dikkat edilmelidir. Son derece sorumluluk sahibi, müttaki ve seçkin bir kul; alemlere rahmet olarak gönderilen mütevazı bir rasûl. İnsanlığı ele alınırken rasüllüğü, vahye muhataplığı ele alınırken tevazuu devreye giren örnek şahsiyet.Bu hatırlatmalardan sonra Hz. Peygamber’in nasıl bir kul olduğu hususunu ele almaya başlayabiliriz.Peygamber Efendimiz (s), her konuda olduğu gibi kulluk ve ubudiyet konusunda da ümmetine örnek olmuş; peygamberliği onun bir beşer olduğu gerçeğini ortadan kaldırmadığı gibi, bir kulun yaratıcısına ibadet etmesi mükellefiyetinden de azade kılmamıştır. Hz. Peygamber de ümmetin diğer fertleri gibi her türlü emir ve yasağın muhatabı olmuş, hatta bazı durumlarda (mesela gece namazı) bizlere göre ek mükellefiyetlerle daha ağır bir sorumluluk üstlenmiştir.Peygamber oluşundan dolayı hiçbir zaman ayrıcalıklı biriymişçesine tavır ve davranışlarda bulunmayan Efendimiz, “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övmede haddi aştıkları gibi beni övmede siz de haddi aşmayın. Bilin ki ben sadece bir kulum. Benim hakkımda Allah’ın kulu ve elçisidir deyin” (Buhari, Enbiya 48) buyurarak kul olma bilincinde de bizlere güzel bir örneklik sergilemiştir. “Hz. Peygamber’in (s) kulluk konumuna Kur’an perspektifinden bakıldığında şunları söylemek mümkündür : “O, Rabbinden indirilene tâbi olan” , “ona sımsıkı sarılan”, “sırat-ı müstakim üzere olmakla emrolunan” , “ilk müslüman olan” , “kulluğunu yerine getirmek için elinden geldiğince amel eden” , “Allah’ı zikreden” , “muvahhid olarak hak dine yönelen” , “Allah’a tevekkül eden” , “isyan ve şirk durumuna düşüp de Allah’ın azabına uğramaktan korkan” , “Allah’a sığınan” , “eda etmekle emrolunduğu namazı” ve “bütün ibadetleri, hayatı, ölümü alemlerin Rabbi olan Allah için olan” , “Allah’a iman eden” , “O’na kulluk eden” , “sıkıntılara sabreden” , “Allah’a şükreden” , “O’na dua eden” , “Allah’ı hamd ile tesbih eden” , “secde yapan” , “Kur’an okuyan” , “Allah’tan bağışlanma dileyen” , “ahirete yönelmiş” ve “şeriata tâbi olmuş” bir kulluk konumu vardır.” [Yasin PİŞGİN. İnsan ve Peygamber Olarak Hz. Muhammed (s). İlahiyat y. Ankara 2002. s. 59]Kur’an-ı Kerim’de Hz. Peygamber (s), hamd, tesbih, secde, ibadet, sabır gibi emirler; müşriklere itaat etmeme, aceleci olmama gibi nehiylerle muhatap olmuş, bu türden emir ve nehiyler karşısında samimi ve ihlaslı bir kulun nasıl davranması gerekiyorsa Hz. Peygamber (s) de o şekilde davranmış, sorumluluklarını en güzel bir şekilde yerine getirmeye gayret etmiştir.“Ey örtünüp, bürünen! Birazı hariç geceleri kalk namaz kıl ...” (Müzzemmil/1-4) Efendimiz pek yüksek bir kulluk şuuruyla ibadetlerini yerine getirmiş, iman, ibadet ve her türlü davranışında ümmetine örnek olmuş, çevresinde Allah Teala’ya ibadet etmeyi vazgeçilmez bir çabayla sürdüren ve ibadet şuuruna eren bir sahabi topluluğu oluşmasına da öncülük etmiştir.Hz. Peygamber (s), Allah Teala’nın eşsiz lütuflarına mazhar olmasına rağmen mütevazı bir kul olmayı, Allah’ın kulu olarak anılmayı tercih etmiş ve bunu pek çok vesilelerle dile getirmiştir.“Acemlerin birbirlerini ta’zim ederek ayağa kalktıkları gibi benim için ayağa kalkmayın. Çünkü ben kulun yediği gibi yemek yiyen, kulun oturduğu gibi oturan bir kulum.” buyurması, ondan bahsederken sahabilerin “merkebe binerdi, arkasına adam bindirirdi, yoksulları ziyaret ederdi, fakirlerin yanına otururdu, kölenin davetine icabet ederdi, sahabilerin arasında oturduklarında kimseyi rahatsız etmeden mecliste boş bulduğu yere otururlardı.” (Ebu Davud, Edeb 152) şeklinde ifadeler kullanması onun tevazuuna işaret etmektedir. Aşağıya aldığımız rivayetler de “alemlere rahmet olarak gönderilen bir peygamberin” nasıl bir tevazu örneği sergilediğini açıkça ortaya koymaktadır :Hz. Aişe validemiz anlatıyor :“Rasûlullah evinde herhangi bir insan gibi davranırdı. Kendi elbisesini yamar, ayakkabılarını tamir eder, koyun sağar, hayvanlara yem verir ve ev işlerinde hanımlarına yardımda bulunurdu” (Buhari, Edeb 40)Sofraya hizmetçisiyle beraber oturduğu, çocuklara selam verdiği, hastaları ziyaret ettiği, cenazelerde bulunduğu, kölelerin davetine icabet ettiği de gelen rivayetler arasındadır. (Buhari, Et’ime-İsti’zan)Bir gün yanına gelen ve (belki de peygamber olmasından dolayı) titreyen adama “Kardeşim korkma! Ben de senin gibi anası kuru ekmek yiyen bir insanım” demiştir. (İbn Mace, Et’ime 30)Peygamber Efendimizin meclisine ilk defa gelenler ashabı arasında kimin Hz. Muhammed (s) olduğunu ancak o konuşursa ya da ashabın ona karşı davranışlarından anlayabiliyorlardı.“Hz. Ömer (r.a), bir gün Allah Rasûlünün huzuruna girdi. Efendimiz yattığı hasırın üzerindeydi ve yüzünün bir tarafına, hasır iz yapmıştı. Odasının bir yanında işlenmiş bir deri, bir diğer köşesinde de içinde birkaç avuç arpa bulunan bir torba vardı. İşte Allah Rasûlünün odasında bulunan eşya bunlardan ibaretti. Hz. Ömer, bu manzara karşısında rikkate geldi ve ağladı. Allah Rasûlü niçin ağladığını sorunca Hz. Ömer “Ya RasûlAllah! Şu anda kisralar, krallar saraylarında kuş tüyünden yataklarında yatarken, sen sadece kuru bir hasır üzerinde yatıyorsun ve o hasır senin yüzünde iz bırakıyor. Gördüklerim beni ağlattı” cevabını verir. Bunun üzerine Allah Rasûlü, Hz. Ömer’e şu karşılıkta bulunur. “İstemez misin ya Ömer! Dünya onların, ahiret de bizim olsun.” (Buhari, Tefsir (66) 2). Başka bir rivayette “Dünya ile benim ne alakam olabilir? Ben bir yolcu gibiyim. Bir ağaç altında gölgelenen bir yolcu ... sonra da orayı terkedip yoluna devam eden ...” (Tirmizi, Zühd 44)” [M. Fethullah GÜLEN. Sonsuz Nur. Feza y. İstanbul 1994. c.2 s. 230]Ashab-ı Kiram’ın kendisine hürmeten kullandığı bazı ifadeleri düzelten Allah Rasûlü (s), bir defasında kendisini “ey kainatın en hayırlısı” diye çağıran kişiye dönmüş ve “o, İbrahim’di” demiştir. (Müslim, Fezail 43). Başka bir rivayette “Beni Yunus b. Matta’ya üstün tutmayın. Peygamberler arasında tafdil (daha faziletli olduğunu söyleme) yapmayın. Beni, Musa’dan daha hayırlı görmeyin. Ben şüpheye düşme hususunda İbrahim’e göre daha zayıfım. Yusuf’un kaldığı kadar hapiste kalsaydım kralın davetine hemen uyardım” (Buhari, Enbiya, Kitabu’t Ta’bir) ifadeleriyle kendisine aşırı ta’zimde bulunulmasını yasaklamıştır.Abdullah b. Mes’ud (r.a) anlatıyor :“Bedir savaşına giderken her üç kişiye bir deve düşüyordu. Peygamber’in (s) binek arkadaşları Ebu Lübabe ile Ali idi. Allah her ikisinden razı olsun. Yürüme sırası Rasûlullaha gelince adları geçen iki zat : Ya RasûlAllah! Sen bin, biz yürürüz dediler. Allah Rasûlü : Ne siz benden güçlüsünüz, ne de ben sevaba sizden daha az muhtacım, buyurmuşlardır.” (Ahmed b. Hanbel, Nesai)Abdurrahman b. Avf (r.a) anlatıyor :“Bir defasında Peygamberimiz (s), evinden çıktı, kendi özel odasına doğru yönelip içeri girdi. Kıbleye karşı durarak secdeye vardı. Secdesini o kadar uzattı ki öldü sandım. Hemen yanına yaklaşıp oturdum. Başını kaldırdı ve : Kimsin? diye sordu. Abdurrahman, dedim. Ne istiyorsun? Ya RasûlAllah, dedim. Öyle bir secde yaptın ki Allah ruhunu kabzetti diye endişe duydum. Rasûlullah : Cibril bana gelerek Allah’ın şöyle buyurduğunu müjdeledi : Kim sana salavat getirirse ben de ona rahmet ederim. Kim sana selam verirse ben de ona selamet dilerim. Ben de şükretmek için Allah’ın huzurunda secdeye kapandım, buyurdu”. (Ahmed b. Hanbel)Ebu Hüreyre (r.a) anlatıyor :“Rasûlullahtan sonra ondan daha çok ‘esteğfirullahe ve etûbu ileyh’ diyen birini görmedim” (Ebu Ya’la)Huzeyfe (r.a) anlatıyor :“Rasûlullaha dilimin keskinliğinden yakınarak ey Allah’ın Rasûlü çoluk çocuğuma karşı acı bir dilim var, beni ateşe sokacağından korkuyorum, dedim. Rasûlullah : Niye istiğfar etmiyorsun? Gerçek şu ki ben her gün yüz defa istiğfar ediyorum, buyurdu.” (Ebu Nuaym)Eşsiz bir tevazu örneği sergileyen peygamberimiz, geçmiş ve gelecek bütün günahları affedildiği halde istiğfar etmekten de geri durmamış, gerek bağışlanma dilemede ve gerekse tevbe etmede ümmetine öncülük vazifesini bihakkın ifa etmiştir. Onun tevbe ve istiğfarı, günahlar için olmayıp, Rabbine kulluğunun bir göstergesi ve ümmetine örnekliğinin uygulamadaki yansıması olsa gerektir.Tüm bu anlatılanlara ilaveten, Hz. Peygamber’in (s) bizzat kendisi de pek çok defalar bir insan olduğunu hatırlatarak, yaşanan olaylarda kendisinin de bir beşer olduğu gerçeğinin altını çizmiştir. Mesela hurma ağaçlarını aşılayan Medinelileri gördüğünde merak edip sormuş, sonra “bu işlemin bir faydası olacağını zannetmiyorum” demiş, aşılamanın bırakılması ve o yıl hasadın az olması üzerine de “ben ancak bir beşerim, size dininizden bir şey emredersem onu alınız, ancak kendimden bir şey emredersem ben de bir beşerim” buyurmuştur. (Müslim, Fezail 43.38)Kendisine getirilen davalarla ilgili olarak şunları söylediği de rivayet edilmektedir: “Ben de yalnızca sizler gibi bir insanım. Siz birbirinizle olan davalarınızın çözümü için bana başvuruyorsunuz. Mümkündür ki bir taraf kendisini diğerinden çok daha iyi savunabilir. Eğer ben buna dayanarak onun lehine hükmeder de gerçekte kendisine ait olmayan bir şeyin ona verilmesi kararını verirsem, o bundan küçük bir parça dahi almasın. İyi bilsin ki o, onun için ateşten bir parçadır.” (Muvatta, Akdiye 36.1)Hz. Peygamber (s), bir beşer olması yönüyle, insanların yaşayabildiği pek çok olayı bizzat yaşamış ve bu olayların garipsenmemesi gerektiğini belirtmiştir. Mesela bir defasında namaz kıldırırken yanılması üzerine şöyle buyurmuştur: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Sizin unuttuğunuz gibi ben de unuturum.” (Müslim, Mesacid 92-94)Bir başka örneğe göre, Hz. Peygamber (s), kişinin hamile olan eşine yaklaşmasının sakıncalı olduğunu söylemiş, fakat bu kararının yanlış olduğunu anlayınca şöyle buyurmuştur: “Ben hamile olan kadına kocasının yaklaşmasını yasaklamak istemiştim. Fakat Farslıların ve Rumların bunu yaptıklarını ve çocuğun bir zarar görmediğini haber alınca bu kararımdan vazgeçtim” (Müslim, Nikah 24) Hz. Peygamber de (s) diğer insanlar gibi her yönüyle bir insandı. Yani o da biyolojik, psikolojik ve sosyal yönlerden bir insandı. Onun peygamberliği, beşeriyetini ortadan kaldırmamıştır. Hz. Aişe’nin rivayet ettiğine göre “bir adam Hz. Peygamber’e (s) gelip, oruca niyetli bir şekilde cünüp olarak sabahladığını ifade ederek ne yapması gerektiğini sordu. Hz. Peygamber de “Ben de oruca niyetli bir şekilde cünüp olarak sabahlıyorum, sonra yıkanıyorum ve orucuma devam ediyorum” dedi. Adam da “Ya rasûlAllah, sen bizim gibi değilsin. Allah senin gelmiş, geçmiş bütün günahlarını affetmiştir. Allah, sana dilediğini helal kılar” deyince, Hz. Peygamber (s) kızdı ve “Allah’a yemin ederim ki Allah’tan en çok korkanınız ve O’ndan neyle sakınacağını en çok bileninizin ben olduğumu zannediyorum” demiştir. Buradan anlaşılmaktadır ki, Hz. Peygamber de diğer ümmet mensupları gibi kullukla yükümlüdür.Zaten, Hz. Peygamber’in (s), Kur’an ahlakı ile ahlaklanmış olması ve Kur’anın teyidiyle “örnek alınması gereken biri olması” ve “yüce bir ahlaka sahip olması” gibi hususiyetleri bizlere onun örnek şahsiyetinin birer yansıması olup, onun daha çok kulluk yönüne vurgu yapmaktadır.Peygamberler vahyin ilk muhatapları, ilk mü’minleri ve ilk uygulayıcıları olmuşlar, kendilerine gelen vahyi hiçbir şekilde değiştirmeksizin almışlar, vahye tabi olması gereken herhangi bir kul gibi, iman ettikleri esasların toplumlarında yaygınlaştırılması için mücadele vermişler ve her yönden ümmetlerine örnek olmuşlardır.Hz. Peygamber’in (s) en bariz vasıflarından biri de, onun huşu içinde ve ihsan makamında Allah’a ibadet eden bir kul oluşudur. “De ki: Dini Allah’a halis kılarak, O’na ibadet etmekle emrolundum” (Zümer/11) ayetinde belirtilen ihlaslı kul olma özelliği Hz. Peygamber’in hayatında göze çarpan en önemli özelliklerdendir.Hz. Peygamber (s), “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol” (Hud/112, Şura/15) ayetlerinin gereğini yerine getirme hususunda çok gayret sarfetmiş, “Beni Hud suresi ihtiyarlattı” buyurmuştur.Kur’an-ı Kerim’de kendisine hitaben ifade edilen tüm emirleri yerine getirmede ve bütün nehiylerden kaçınmada Hz. Peygamber (s), son derece titiz davranmıştır.İbadetlerde az da olsa devamlılığı tavsiye eden Hz. Peygamber (s), sadece ibadet zamanlarında değil, hayatının her anında Rabbi olan Allah ile sürekli irtibat halinde olmaya çalışmıştır. Elbise giyerken, çıkarırken, yatarken, uykudan uyandığında, eve girerken, evden çıkarken, kısacası her işinde duaları olan Hz. Peygamber’in (s), bir an bile Allah ile irtibatını kesmemeye, her zaman ve mekanda, Allah’ı hatırlayacak bir amelde bulunmaya çaba sarfettiğini görmek mümkündür.Hz. Peygamber (s), Kur’an-ı Kerim’de insanlara yönelik olarak “vahyi alması”, “tebliğ etmesi”, “beyan etmesi”, “talim”, “tezkiye” gibi pek çok vazifesinin yanında; “iman etmesi”, “namaz kılması”, “emrolunduğu gibi dosdoğru olması” gibi emirlere de muhatap olmuş ve bütün emrolunduğu şeyleri en güzel örnekliklerle yerine getirerek, tebliğ ve irşad vazifesi yanında, kulluk ve ibadet sorumluluğunu da bihakkın yerine getirmiştir.Hz. Peygamber’in (s) kulluğu ve ibadet anlayışı değerlendirilirken dikkat çeken noktalardan biri de onun sanki bütün hayatını ibadetle geçiren birisi gibi algılanabileceği hususudur. Evet onun bütün hayatı ibadet şuur ve bilinciyle geçirilen bir hayattır, ama o, çok yoğun ve samimi bir kulluk şuuru içinde olmakla beraber, bu durum onu, sosyal hayattan ve insanlara karşı olan sorumluluklarından uzaklaştırmamıştır. Nihayetinde ibadeti yaratılışın gayesi perspektifinden ele alırsak, Hz. Peygamber (s), hayatının bütün yönleriyle bu yaratılış sırrını en iyi anlayan ve en güzel bir şekilde hayatında uygulayan bir kul olarak çıkar karşımıza.Kendisine gelerek, geceleri hep namaz kılacağını, hep oruç tutacağını, hep ibadet ederek, hiç evlenmeyeceğini söyleyenlere “Allah’tan en çok korkanınız, O’nun emirlerine uyma konusunda en hırslı olanınız ben olduğum halde ben de bazen oruç tutuyorum, bazen de tutmuyorum, gecenin bir bölümünde ibadetle meşgul oluyorum, diğer bölümünde de uyuyorum ve kadınlarla da evleniyorum” (Buhari, Nikah 1) buyurarak kendi ibadet anlayışının toplumdan tecrid edilmiş bir ruhban anlayışı olmadığına dikkat çekmiştir.Hz. Peygamber’i (s), bir kul olarak ele aldığımız bu çalışmada, en başta dikkat çekilen değerlendirme yanlışlarına düşmemek için; yani onu çok farklı ve ayrıcalıklı görme ve tabiri caizse uçurma hatasına düşmemek ya da sıradanlaştırma, alelade bir beşer konumuna indirgeme yanlışını yapmamak için şu hususları da göz önünde tutmamız gerekmektedir:Evet, Hz. Peygamber (s), yemek yiyen, uyuyan, çarşılarda gezen, sevinen, üzülen, kızan, ibadet eden bir beşer ve bir kuldur. Ama o, aynı zamanda birtakım özellikleri de olan özel ve seçkin bir kuldur.
Kınalı eliyle yollara düşen Önünde siperi eliyle eşen Canını verirken yinede pür şen Tarihe zaferler yazandır şehit Tekbirle şahlanır dağları aşar Gönlünde ilahi muhabbet yaşar Vatan ve din için ölüme koşar Düşman oyununu bozandır şehit......
SORU 1: İbadet nedir?
CEVAP 1: İbadet sözlükte kullukta bulunmak, boyun eğmek ve itaat etmek anlamlarına gelir. Geniş anlamıyla ibadet; Allah’ı yüceltmek, O’na karşı sevgi, saygı ve bağlılığını göstermek için, iyi bir niyetle ortaya konan ve karşılığında sevap bulunan tutum ve davranışlardır.
SORU 2 : Kaç çeşit ibadet vardır?
CEVAP 2: Üç çeşit ibadet vardır.
a. Beden ile yapılan ibadet
b. Mal ile yapılan ibadet
c. Hem beden ve hem de mal ile yapılan ibadet.
SORU 3: Mükellef kime denir ve görevleri nelerdir?
CEVAP 3: Akıllı ve buluğ çağına gelmiş kimselere mükellef denir. Sekiz tane görevi vardır, bunlar farz, vacip, sünnet, müstehap, mübah, haram, mekruh ve müfsittir.
SORU 4 : Farz ne demektir ve kaça ayrılır?
CEVAP 4: Dinimizde yapılması kesinlikle emredilen fiillere farz denir, farz-ı ayın ve farz-ı kifaye olmak üzere iki çeşidi vardır.
SORU 5: İbadetin insanlara kazandırdığı güzellikler nelerdir?
CEVAP 5:
a. İbadetler insanı Allah’a yaklaştırır.
b. İbadetler iç huzuru sağlar.
c. İbadetler güven duygusunu geliştirir.
d. İbadetler kişiyi kötülüklerden uzaklaştırır.
e. İbadetler sosyal yardımlaşmayı teşvik eder.
f. İbadetler sabrı ve diğer gamlığı öğretir.
g. İbadetler güzel ahlakın gelişmesine katkıda bulunur.
SORU 6: Kaç çeşit temizlik vardır bunlar nelerdir?
CEVAP 6: Üç çeşit temizlik vardır;
a. Maddi temizlik
b. Manevi temizlik
c. Hem maddi hem de manevi temizlik
SORU 7 : Hükmi temizlik ne demektir?
CEVAP 7: İbadetlerin yapılabilmesi için manevi kirlilik hali olan abdestsizlik veya cünüplük halinden abdest ve güsül abdesti alarak temizlenmeye hükmi temizlik denir. Hükmi temizlik hem maddi olarak, hem de manevi olarak temizlenmektir.
SORU 8: Abdestin farzı kaçtır, bunlar nelerdir?
CEVAP 8: Abdestin farzı dörttür.
a. Yüzü bir kere yıkamak
b. Elleri dirseklerle beraber yıkamak
c. Başın dörtte birini mest etmek
d. Ayakları topuklarla beraber bir kere yıkamak
SORU 9: Hanımlara ait özel haller nelerdir?
CEVAP 9: Hanımlara ait özel haller Adet, Lohusalık, ve İstisha (hastalık) olmak üzere üç tanedir.
SORU 10: Hanımlar adetli ve lohusa iken neleri yapamazlar?
CEVAP 10 : Hanımlar adetli ve lohusa iken;
a. Namaz kılamazlar
b. Oruç tutamazlar
c. Kur’an-ı Kerim okuyamazlar
d. Kur’an-ı Kerime el süremezler
e. Tilavet secdesi yapamazlar
f. Kabe’yi tavaf edemezler
g. Cinsel ilişkide bulunamazlar
SORU 11: Teyemmüm hangi hallerde yapılır?
CEVAP 11:
a. Abdest alacak veya güsül yapacak kadar temiz su bulunmadığı zaman
b. Su bulunduğu halde kullanılması mümkün olmadığı zaman
c. Bedenin tamamı veya çoğu yara içerisinde olup suyun kullanılmasının zararlı olduğu durumlarda.
SORU 12: Beş vakit namaz nerede ve ne zaman farz kılınmıştır?
CEVAP 12: Beş vakit namaz hicretten bir buçuk sene önce Miraç gecesinde Mekke’de farz kılınmıştır.
SORU 13: Kaç çeşit namaz vardır?
CEVAP 13: Farz, vacip ve nafile olmak üzere üç çeşit namaz vardır.
SORU 14: Vacip namazlar nelerdir?
CEVAP 14: Vacip namazlar: Ramazan ve Kurban bayramı namazı, vitir namazı, adanan namazlar, tavaf namazları ve başlanmış iken herhangi bir özür veya sebepten dolayı bozulan namazı iade etmek.
SORU 15:Cenaze namazının hükmü nedir ve nasıl kılınır?
CEVAP 15: Cenaze namazının hükmü farz-ı kifayedir. Allah için namaza, cenaze için duaya ve imama uymaya niyet edilir. İlk tekbirden sonra eller bağlanır, Sübhaneke okunur, ikinci tekbirden sonra Salli ve Barik duaları okunur, üçüncü tekbirden sonra ölüye ve Müslümanlara dua edilir. Dördüncü tekbirden sonra sağa sola selam verilip namaz bitirilir.
SORU 16: Sehiv secdesi ne demektir, hangi hallerde yapılır?
CEVAP 16: Sehiv, yanılma ve unutma anlamına gelir.Sehiv secdesi, yanılma secdesi anlamına gelir. Namaz kılarken unutma veya dalgınlık neticesinde farzlardan birinin geciktirilmesi, vaciplerden birinin geciktirilmesi veya terk edilmesi durumunda yapılır.
SORU 17: Tilavet secdesinin hükmü nedir, Kur’an-ı Kerimde kaç yerde geçer?
CEVAP 17: tilavet secdesinin hükmü vaciptir. Kur’an-ı Kerimde on dört yerde geçmektedir.
SURU 18: Kur’an-ı kerimde geçen secde ayetlerinin bulunduğu 7 surenin adını ve ayet numaralarını yazınız
CEVAP 18:
A’raf suresi 206. ayet,
Ra’d suresi 15. ayet,
Nahl suresi 48. ayet,
İsra suresi 107. ayet,
Meryem suresi 58. ayet,
Hac suresi 18. ayet,
Furkan suresi 60. ayet.
SORU 19: Yolcu kime denir;müddeti ne kadardır?
CEVAP 19: Orta yürüyüşle 18 saatlik (90 km) bir yere, 15 günden daha az kalma niyeti ile gitmek için ikamet ettiği yerden çıkan kimselere yolcu (misafir) denir. İkamet ettiği şehirden çıkan kimse varacağı yere gidinceye kadar misafir olduğu gibi, yerde on beş günden az kalmaya karar vermişse yine yolcu sayılır. Eğer on beş günden fazla kalmaya karar vermişse bir günde kalsa mukim sayılır.
SORU 20: Dinimiz yolculara ne gibi kolaylık sağlamıştır?
CEVAP 20: Yolcu dört rekatlı farzları iki rekat olarak kılar.Ancak akşam namazının farzını ve vitir namazını tam olarak kılar.Yolcu misafir olmayan bir imama uyarsa o zaman dört rekatlı farz namazları tam olarak kılar.Kendisi imam olursa ikinci rekatın sonunda selam verir, misafir olmayan cemaat kendi başına namazını tamamlar.
Yolcu Ramazan orucunu dilerse tutar, dilerse memleketine döndükten sonra kaza eder. Yolcu Cuma ve Bayram namazını kılmaya bilir. Mesh kullanıyorsa meshin müddeti bir günden üç güne çıkar.
SORU 21: Münferit ve Muktedi ne demektir?
CEVAP 21: Namazı tek başına kılan kişiye “Münferit”, imama uyup namaz kılan kişiye “Muktedi” denir.
SORU 22:Cuma namazı kimlere farzdır?
CEVAP 22:
a. Erkek olmak
b. Hür ve serbest olmak
c. Mukim olmak
d. Sağlıklı olmak
e. Kör olmamak
f. Ayakları olmak
SORU 23: Müdrik, Lahik ve Mesbuk ne demektir?
CEVAP 23:
Müdrik ; namaza imamla başlayan ve bitiren kimsedir.
Lahik; namaza imamla başlamış ancak herhangi bir özür sebebiyle ara verip namazın bir kısmını imamla kılamayan kimsedir.
Mesbuk; namaza birinci rekatın rükuundan sonra yetişen kimsedir.
SORU 24: Bir Müslüman’ın ibadetlerini yerine getirecek kadar dini bilgi sahibi olmasının hükmü nedir?
CEVAP 24: Farz-ı Ayındır. İbadetlerini yerine getirecek kadar bilgi sahibi olmazsa sorumlu olur.
SORU 25:Salih amel nedir?
CEVAP 25: Salih amel, imanın gereği olarak ihlas ve samimiyetle yapılan, Kur’an ve sünnete uygun olan her türlü söz, fiil ve davranıştır.
SORU 26: Müfsit neye denir?
CEVAP 26: Usulüne uygun olarak başlanmış bir ibadetin bozulmasına ve geçersiz hale gelmesine yol açan eksiklik kusur ve davranışlara denir . Oruçlu iken bilerek yenilip içilmesi gibi.
SORU 27: Namazın vaciplerinden yedi tanesini yazınız?
CEVAP 27 :
1. Namaza Allh-u Ekber sözüyle başlamak
2. Namazın her rekatında fatiha okumak
3. Farz namazların her rekatında, vitir ve nafile namazların her rekatında fatihadan sonra bir süre veya bir sürenin yerini tutacak kadar ayet okumak.
4. Secde yaparken alınla yetinmeyip, alınla birlikte burunu da koymak..
5. Üç ve dört rekatlı namazlarda ilk oturuş.
6. Namazların sonunda selam vermek.
7. Namazların farzlarında sıraya riayet etmek.
SORU 28: Aşağıdakilerden hangisi namazı bozan bir durum değildir?
CEVAP 28:
a. Namazda abdest’in bozulması.
b. Namazda konuşmak
c. Kendi duyacağı kadar gülmek.
d. İkinci rekatta oturmadan üçüncü rekata kalkmak.
SORU 29: Aşağıdakilerden hangisi namazın rükünlerindendir?
CEVAP 29:
a. Hadesten taharet.
b. İstikbale kıble
c. Kıraat
d. Niyet
SORU 30: Aşağıdakilerden hangisi namazın sünnetlerinden değildir?
CEVAP 30:
a. Namazda iftitah tekbirinden sonra sübhanekeyi okumak.
b. İftidah tekbirinde elleri kaldırmak.
c. Kılacağı namaza niyet etmek
d. Rüküya ve secdeye giderken ve kalkarken Allah-u Ekber demek.
SORU 31: Oruç nedir? tarif ediniz?
CEVAP 31: Oruç niyet edip, sahurdan akşam güneş batıncaya kadar yememek, içmemek ve cinsi ilişkide bulunmamak demektir.
SORU 32:Orucun farz olduğunu gösteren ayeti söyleyiniz?
CEVAP 32: “Ey iman edenler! Sizden öncekilere farz kılındığı gibi size de oruç farz kılınmıştır.” Buyurmaktadır. (Bakara, 2/183)
SORU 33: Oruç tutmanın hükmü nedir?
CEVAP 33: Oruç İslam’ın beş şartından biridir ve mükellef olan herkese farz-ı ayındır.
SORU 34: Oruç kimlere farzdır?
CEVAP 34: Oruç;
a. Müslüman
b. Akıllı
c. Buluğ çağına gelmiş kadın ve erkek herkese farzdır.
&nb
"BU YAZININ İÇERİĞİ HEMEN HEMEN BUTUN KONULARI İÇERMEKTEDİR. DEVAMINI GÖRMEK İSTEYENLER LÜTFEN YORUM BIRAKSINLAR"