8 Takipçi | 19 Takip
Kategorilerim
Diğer İçeriklerim (424)
Tüm içeriklerim
Takipçilerim (8)
14 01 2008

DİN KÜLTÜR ETKİLEŞİMİ

DİN-KÜLTÜR İLİŞKİSİ*

Murtaza KORLAELÇİ*

Tebliğimizi üç bölüm altında sunmayı düşündük. Bunlar, Din, Kültür ve

Din-Kültür ilişkisidir.

DİN

Konuya Bergson'un (1859-1941) şu cümlesi ile başlamayı uygun görüyorum:

"Geçmişte bulunduğu gibi bugün de ilimsiz, sanatsız, felsefesiz toplumlar

bulunacaktır. Fakat dinsiz bir toplum asla" Günümüze dek dinsiz

yaşayamayan insanlık, gelecekte de dinden vazgeçemeyecektir. Charles A.

Ellwood'un dediği gibi "din dışı sosyal bir dünya, kararlı olmayan sosyal bir

dünya olacaktır. Coşkun heyecandan ve görüş genişliğinden yoksun, kararsızlık

yada şüphe içinde bir dünya olacaktır."

Benjamin Kidd'e göre: "Din, insan denilen bütün varlıkların eylemlerini,

hareketlerini tayin eder. Bu kuvvet fertleri, ortak hayata kendilerini feda etmeğe

iter. Din ne kadar kuvvetli ise, kollektiviteler o kadar sosyaldir. Onlar o

kadar hayatta kalmak şansına sahiptirler."

Din, gerek insanın ve gerekse toplumun kontrolünü temin eden en önemli

faktörlerden biridir. Eğer "bu büyük kontrol faktörü zayıflamışsa, insanın

davranışının ilkel ve cemiyete aylan şekillerine doğru bir geriye gidiş, uygar-

lığın gerilemesine, çökmesine, sosyal ve moral puta tapıcılığa dönüşe doğru

kendini gösterir. (...) Din, toplumsal alışkanlıkları uyarır ve topluma aykurj

eğilimlere engel olur. Din bütün topluma kendi kutsal değer kavramını verir."

Prof. Dr. Necati Öner'in de belirttiği gibi "dine bağlı bir insan, her şeyi

bilen, her şeye kadir bulunan mutlak varlık karşısında kendisini sorumlu hisseder.

(...) İçinde bir müfettişin bulunduğunu hisseder ve hareketlerini ona

göre ayarlar"

Fert ve toplum hayatındaki etkilerinin cüzî bir kısmından bahsettiğimiz

bu "din" nedir? Buna nasıl girilir? Birkaç cümle ile de olsa bu soruların cevaplarından

bahsetmek konumuza bütünlük sağlayacaktır. Bir değil, bir çok

din olduğu için, bu sahada efradını cami, ağyarını mani bir tanım yapmak

mümkün gibi görünmüyor. Prof. Dr. Mehmet Aydın'ın da belirttiği gibi, "dini,

inceleme ve araştırma konusu edinen her disiplin, kendisine yarayan bir din

tarifi ile yola çıkmaktadır. Bir psikolog dini çok kere, yaşanan bir tecrübe; bir

sosyolog, içtimaî bir müessese; bir kelama, akıl ve nakille müdafaa edilebilen

bir sistem olarak görür. (...)

Özellikle Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslâm gibi "Kitaplı Dinler" sözkonusu

olduğunda, birbirine bağlı üç yön bulmaktayız: İnançla ilgili hususlar,

ibadetle ilgili hususlar, ahlâkla ilgili hususlar. İyi bir tanımın, dinin bu üç cephesine

de hak ettiği önemi vermesi gerekir. Bu dinler açısından bakıldığında,

demek oluyor ki, din, ferdî ve içtimaî yanı bulunan, fikir ve tabiat açısından

sistemleşmiş olan, insanlara bir yaşama tarzı sunan, onları belli bir dünya

görüşü etrafında toplayan bir kurumdur. O, bir değer koyma, değer biçme ve

yaşama tarzıdır. (...) Din bir takım şeyleri duyma, onjara inanma ve onlara

göre bir takım iradî faaliyetlerde bulunma meselesidir."

Muhammed İkbal ise Whitehead (1861-1947)'dan aldığı bir tanımla dini

şöyle ifadelendiriyor: "Din, içtenlikle kabul edildiği ve tam manası ile kavrandığı

takdirde karakter ve kişiliği büsbütün değiştirebilecek güçte bir genel hakikatler

sistemidir. O halde, dinin başlıca amacı insanın iç ve dış dünyasını

yönlendirmek ve temelinden değiştirmek olduğuna göre, ihtiva ettiği temel hakikatler

hedefinden saptırılmamalıdır."

İslâm kelamına göre din, Allah tarafından vazedilen, mensuplarını dünya

ve ahirette kurtuluşa götüren itikat ve amellerden kurulmuş bir müessesedir.9

Böylece İslâm dini söz konusu olduğu zaman, demek oluyor ki din, Kur'an-ı

Kerim'in ayetleri ve Hz. Muhammed'in (570-632) sünnetlerinden oluşan bir

kurumdur.

Elmalılı Hamdi Yazır (1877-1942)'ın ifade ettiği gibi Peygambersiz bir

hak din mümkün değildir. Allah'a inanmayanlar, mabudlanm kendi önlerine

dikmek ve ondan ilham almak isterler. Peygamberlere dayanmayan bütün batıl

dinler bu şekilde ortaya çıkmıştır. Hak dinin kaynağı peygamberliktir. Bütün

Peygamberler, Allah'ın tekliğinde ittifak ederler. "Alemde, her taklidin

hakiki bir aslı vardır. İşte hurafe dinleri, o hakiki aslın taklitlerinden ve saptırmalarından

ibarettir."

Vahye dayanmayan, beşeri kaynaklı her din ve dini, "günlük hayatta insanlara

egemen güçlerin insanların zihnindeki fantastik yansıması; dünyasal

güçlerin, dünyasal olmayan formlara büründüğü bir yansıma" diye tanımlayan

meteryalist anlayışlar; "din, kendi durumlarım saklamak için insanların

icat ettiği bir vasıtadır" diyen ateist anlayışlar, Elmalılı'nın belirttiği gibi,

hakikatin saptırılmasından başka bir şey değil gibi görünüyor. Jacque Maritain

(1882-1973)'in dediği gibi tarihimizin tanıdığı hak dinlerin hiç biri, Filozoflar

tarafından soyut olarak düşünülmüş, basit, tabiî bir din değildir. Şüphesiz

filozofların icat ettiği dinlerde, insan varlığının tabiî isteklerine (aspirations)

cevap veren birçok izler bulunabilir. Bununla beraber, bunların hepsi

de sapıktırlar ve tabiat üstü düzeni reddetmişlerdir .

Dine giriş imanla gerçekleşir. İnanmak birine, bir şahsa, bir Sen'e güvenmek,

emniyet etmektir. Mutlak olan dinî iman insanın bütün benliğiyle

Tanrı'ya "Mutlak Sen"e bağlanmasıdır . "İnanma ister dar anlamda, isterse

geniş anlamda anlaşılsın, insanın varlık temeline kök şahniştir, insan inanmadan

yoksun olamaz; inanma yok edilemez. Çünkü inanmayı yok etmek insanı

yok etmek demektir .

(...) İnanma eksik olursa hayat sarsılır. İnanmanın eksik olduğu yerde

her şey sallantıdadır16. (...) İnanma, gelmekte olana uzak bir geleceğe kadar

uzanır. (...) İnsanın bütün umutları, beklemeleri, yapıp-etmeleri gelmekte olanın,

geleceğin çizgisi üstündedir. Eğer insan önceden görerek, önceden belirleyerek

geleceğe yönelirse, ancak o zaman insan hayatını, yapıp-etmelerini

planlayabilir, böylece de inanma ile önceden görme ve önceden belirleme

arasındaki sıkı ilişki açığa çıkmış olur."17

Hangi sahada olursa olsun inancın önemini belirtmeye çalışan Mengüşoğlu

şöyle diyor: "Hakikatte herhangi bir şeye inanmayan bir insan yoktur.

İnanılan bu şey çok değişik olabilir, fakat o hiçbir zaman eksik değildir.

Çünkü hiçbir şeye inanmayan bir insan yaşayamaz. Gerçekten her türlü

inançtan yoksun olan bir insanın yaşamasına olanak yoktur .(...)

inanma insanın başarılarını da etkiler. Bir toplumun başarıları ne kadar

gelişmiş, ne kadar yüksek ise, refleksiyonlu, yönetilen, anma da o ölçüde gelişmiştir.

Bir toplumun başarıları ne kadar ilkelse yönetilen, refleksiyonlu

inanma da o ölçüde ilkeldir. (...) Refleksiyonlu, yöneltilenin inanma, doğa üstü

olan bir şeye inanmaktır. İnsan üstü, doğa üstü olan bu şey, insan için bir

dayanak oluyor. İşte bu inanma bizim din adını verdiğimiz inanmadır .

(...) İnanmanın eski kültür unsurlarında ne kadar önemli, büyük bir rol

oynadığını, onlardan bize kadar gelen tapınaklar açık olarak gösteriyor. Bu

kültür unsurlarının birçok başarıları kaybolduğa halde, tanrılar dünyası olduğu

gibi kalmıştır. (...) İlkçağdaki kültür unsurlarında din işlerini yönetenler,

dini yöneten sınıf, bugünkünden daha önemli bir yer alıyordu" .

Buraya kadar din hakkında kısaca bilgi vermeye çalıştık. Din-kültür

ilişkisini belirtmek için kültür hakkında da özet bir bilgi verip daha sonra ikisi

arasındaki ilişkiyi belirtmeye çalışacağız.

KÜLTÜR

Kültür kelimesi "Cultura"'dan gelmektedir. Latince'de, Colère, sürmek,

ekip-biçmek; Cultura ise Türkçe'deki "ekin" karşılığında kullanılmaktadır.

Cultura sözcüğü XVII. yüzyıla kadar Fransa'da da aynı anlamda kullanılmıştır.

"İlk kez ünlü Voltaire, Culture sözcüğünü, insan zekasının

oluşumu, gelişimi, geliştirilmesi anlamında kullanmıştır. Sözcük buradan

Almanca'ya geçmiş ve 1793 tarihli bir Alman Dili sözlüğünde Cultur olarak

yer almıştır. Etnolog G. Klemm "İnsanın Genel Kültürü Tarihi" adlı 10 ciltlik

eserinde Cultur sözcüğünü uygarlık ve kültürel evrim karşılığında kullandı.

Sözcük ve kavram, buradan İspanyolca, İngilizce ve Slav dillerine geçti. (...)

Ancak XIX. yüzyılın ikinci yansı ile XX. yüzyılın ilk çeyreğinde, Fransızlar

ve İngilizler, uygarlık (civilisation) sözcüğünü kültüre tercih ediyorlardı.

Fransızca'da Culture sözcüğünün uygarlık karşılığında Academi Française

sözlüğüne geçmesi ancak 1932'de gerçekleşti" .

Tarihçesini kısaca belirtmeye çalıştığımız "kültür" kelimesi için de, efradını

cami ağyarını mani bir tarif yapmak biraz zor gibi görünüyor. Bununla

beraber, bu kelimeye verilen anlamlar birkaç grup altında toplanabiliyor.

A- En dar ve maddi anlamına en yakın anlamında; bazı yeteneklerin, zihnin

(esprit) veya vücudun, uygun egzersizlerle gelişmesi (veya gelişmesinin

sonucu)dur. "Kültür fizik", "saf matematik kültür" gibi.

B- En geniş ve normal anlamda:

1. Eğitilmiş ve bu eğitimle düşüncesini (goût), kritik duygusunu ve yargısını

geliştiren şahsın karakteridir,

2. Bu karakteri üretmeyi amaç edinen eğitimdir,

C- Medeniyetin eş anlamlısıdır 22.

Bu genel sınıflamanın dışında bazı düşünürlere göre kültürün tanımlarını

da şöyle belirtebiliriz. Thomas Stearns Eliot (1889-1965) kültürü şöyle tanımlıyor:

"En geniş anlamında kültür, soyut kavramları anlayabilme ve kullanabilme

olarak tanımlanabilir. Eğer böyle düşünüyorsak, kültürlü insana "entellektüel"

insan demek istiyoruz . (...) Hatta kültürü, basitçe hayatı

yaşamaya değer yapan şeydir diye tarif edebiliriz . Benim kültür anlayışıma

göre kültür, bir bütün olarak toplumun mahsulüdür. Bir başka ifade ile toplumu

toplum yapan, şeydir. Yani kültür, bir toplumun herhangi bir kesiminin,

herhangi bir sınıfının yarattığı bir şey değildir ."

Taylor'a göre, "kültür, ya da uygarlık, bir toplumun üyesi olarak, insanoğlunun

öğrendiği (kazandığı) bilgi, sanat, gelenek, görenek ve benzeri yetenek,

beceri ve alışkanlıkları içine alan karmaşık bir bütündür ."

Prof. Dr. Necati Öner'e göre kültür, "insanın varolanlar hakkında, hangi

yolla olursa olsun, edindiği bilgiler ve bu bilgilere dayanılarak ortaya koyduğu

eser ve davranışlar kültür denen şeyi oluşturur. (...) Biz, bir kültürün varlığını

ortaya konan eser ve davranışlardan anlarız. O halde eser ve davranışlar kültür

değildir, kültürün tezahürüdür" .

Bozkurt Güvenç ise kültürü, sosyal miras ve gelenekler birliği olarak;

idealler, değerler ve davranışlar olarak; çevreye uyum olarak; bireysel psikolojik

olarak; oluşum ve kökeni yönünden; düşünüş olarak; simge olarak ayrı

ayrı tanımlıyor .

Prof. Dr. Mümtaz Turhan'ın naklettiği bir tanıma göre: "Kültür dünyası,

mevcudiyetinin bütün tarihi boyunca tabiatı ve kendisini nasıl idare edeceğini

öğrenmek suretiyle insanın bizzat meydana getirmiş olduğu eseridir" .

Değerli ilim adamı sayın Prof. Dr. Necati Öner, bilgi türlerini aynı zamanda

kültür unsuru olarak kabul ediyor. Bu bilgi türlerini de şöyle sıralıyor:

Din, felsefe, bilim, san'at, düzensiz bilgi ve okkult bilgiler.

Kültürü, özgü kültür, Ortak kültür olarak iki gruba ayıran düşünürümüz

şöyle diyor: "Aidiyet bakımından kültürün bir kısmı bir millete özgüdür, o

milletin damgasını taşır. Milletlerin ayırımı kültürün bu yanı iledir. Kültürün

bir kısmı da bütün insanlığa hastır, herhangi bir milletin damgasını taşımaz,

milletlerin ortak malı gibidir. Birincisi bölgesel, ikincisi yaygındır. Birincisi

sosyo - sübjektif, ikincisi objektiftir.

Özgü kültür milleti millet yapan, bir toplumu kendisi yapan unsurdur.

Nasıl fertleri "ben'ier ayırırsa, toplumları da birbirinden özgü kültürler ayırır.

Öyle ise özgü kültür bir milletin "ben"idir.

Ortak kültür insanlığın ortak malıdır. Her milletin ortak kültürünün kullandığı

kısmı, onun millî kültürüne dahil olur. Bu bakımdan millî kültürü, yalnız

o milletin damgasını taşıyana indirmek yanlıştır. Bir milletin millî kültürü,

hem özgü hem ortak kültürden oluşan bir bütündür . (...) Dinin emirleri-

nin yerine getirilmesinde, kullanılan araç ve tutumun yorumlanmasında özgü

kültür, gelenek ve göreneklerin etkisi olur. (...)

Özgü kültürün fonksiyonu fertte millî zihniyeti doğurmaktadır. Zihniyet,

ferdi mensup olduğu guruba bağlayan en sağlam en güvenilir bağdır. (...) O

halde güçlü millet olmanın ön şartı milli zihniyeti uyandırıp canlı tutacak özgü

kültürün fertlerde yaşamasını sağlamaktır. Milli zihniyet millî güven doğurur.

Millet'lerde, ferdlerde olduğu gibi, kendine güven duygusu olmazsa hiçbir

şey yapamazlar" .

Prof. Dr. Amiran Kurtkan Bilgiseven de Sorokin (1889-1968)'in, kültür

tiplerini esas itibariyle üç ana guruta topladığını belirtiyor. Bu ana guruplardan

birincisi maneviyatçı kültürlerdir. Bu da iki tali kültür tipine ayrılır.

a- Zahitlikmaneviyatçıhğı,

b- Zahitler dışındaki diğer insanların maneviyatçılığıdır.

İkinci ana gurup, maddeci kültürlerdir. Bu gurup da üç talî kültür tipine

ayrılır:

a- Epikür (M.Ö. 341-270) zihniyetini model olarak kabul eden kültür.

Bu zihniyet, insanları tekniklerini geliştirmek suretiyle tabiata hakim olma

hedefine vöneltir. Böylece Epikür'cu maddecilikte ahlâk ikinci plana atılmakta

ve maddi tatmin temeline oturtulmaktadır.

b- Maddeci kültürün ikinci tipinde dış dünyadan istifade zihniyeti, her

türlü ahlâkî düşünceyi bastıracak Kadar aşırı bir seviyeye varır. İnsan, her

türlü ahlâkî mülahaza sözkonusu olmaksızın, her maddi vasıtadan kendi iç

âleminin istekleri yönünde dilediği şekilde yararlanmalıdır.

c- Maddeci kültürün bu tipi müraî insanlar yetiştirir. Bunlar maddî hazlardan

kendini koparma terbiyesi ile yetiştirilmemişlerdir. Bunlar terbiyeli ve

efendi kimseler olarak davranırlar. Fırsatçıdırlar. Anın akımını izlemeye

uğraşırlar.

Üçüncü ana gurup karma kültürlerdir. Bu kültürlerde maddeci ve maneviyatçı

kültür değerlerinin bir karışımı göze çarpar. Karma kültürün de iki

tipi vardır:

a- İdeal kültür: Bu kültürde maddeci ve maneviyatçı değerler dengeli bir

şekilde birbirine karışarak, mânâ etrafında bütünleşebilirler.

b- Sahte ideal kültür: Bu tip kültürde ideal kültüre ya bir türlü ulaşılamamıştır

veya ideal kültürden uzaklaşma başlamıştır. Bu kültürde gerçek iyice

anlaşılamamıştır. Sahte ideal kültürde fert, "dışta kendisine zorla kabul ettiri-

len yoksunluklara fizik bakımından mümkün olduğu ölçüde katlanmağa boyun

eğmiş görünüyorr" .

Sorokin'in, Konfüçyüs (M.Ö.-551-479) kültürünü, ideal kültür örneği

göstermesini eleştiren Bilgiseven, ideal kültür olarak Asr-ı Saadeti göstermektedir.

Ona göre İslâm Peygamberi ve onu takibeden ilk halifelerin idaresi

altındaki Arap-İslâm kültürü, ideal kültüre tam bir ömek olarak gösterilebilir.

Çünkü "Kur'an'ın öz değerinin bozulmadığı başlangıç devri Arap-İslâm sosyo

kültürel yapısında ideal kültürün devamını sağlayan İslâmî değerler maddeci

ve maneviyatçı eğilimleri dengeleyen bir şahsiyet tipinin teşekkülüne

imkan vermiştir. Bu manevi değerlerin temelinde tevhid akidesi vardır" .

Tevhid akidesinden kaynaklanan aşağıdaki İslâmî değer hükümleri idealkültürü

meydana getirirler

a- İlim ve din bütünleşmesi

b- Dünya ve ahiret bütünlüğü

c- Fert ve cemiyet bütünlüğü

Bilgiseven'e göre, "İslâmi değer hükümleri tam anlamıyla uygulandığı

takdirde, her fert kendi fikriyatında, fert ve cemiyet bütünlüğünün idrakine sahip

olacağı için, millî refah ile ferdî saadet, keza ferdî refah ile millî saadet aynılaşmış

olacaktır. Bu durum maddî ve manevî hedeflerin hem fert ve hem

cemiyet için dengeli hale gelmesini ifade eder ki, bu da ideal kültürün karakteridir"

34.

Tasnifini vermeye çalıştığımız kültürün bir takım "ön koşullan" vardır.

Bunlar; bilme, anlama, öğretim, eğitim ve oluşma (derin bilgi)dir. Bunlar,

"Hazırlayıcı kültür" olarak da isimlendirilirler. Bunlar kültürün zorunlu şartlan

olsalar bile hiçbir zaman yeterli şartlan değildirler. Kültürün gelişmesi

için bir iklime, ortama ihtiyaç vardır.

Bu demektir ki her gerçek kültür, bilhassa modern kültür, insanı çağdaş

yapan, diğer varlıklar arasında en fazla insan üzerinde duran ortamdan, kendini

soyutlayamaz. Bu ortam şu üç evreyi ihtiva eder: a- Hürriyet ve kullanılabilirlik,

b- Sosyal kalıtım, c- Çevre, bunların her üçü de günlük hayatta,

sıkı sıkıya birbirine bağlı bulunurlar.

Birbirine bağımlılıkları en fazla belirtilmiş olan hürriyet ve kültür, insan

hakları arasında yer alırlar. Özellikle XIX. asrın sonlarından itibaren sosyolojik

araştırmaların esas katkılarından biri, insanı sosyal ortamına yeniden

yerleştirmek ve insanı, kendini çevreleyen şeylere yeniden bağlamak oldu.

Sosyal kalıtım diye isimlendirilen insanın doğduğu çevre kültür gelişiminde

çok büyük bir yer tutar.

Aile en yakın çevreyi oluşturur. Aile, çocuğa öğrenim ve kültür imkanları

hazırlar. Onun eğitim safhalarından sonra ulaşacağı yeteneklerini uygulayacağı

ortama yardımcı olur .

Bir kültürün anahtar kelimeleri eğitim, bilgi, oyalanma (divertissement)

değil, ama temaşa, sükunet ve neşedir. İlk üçü faaliyetlere uygun düşer, son

üçü ise "ruh hallerine" işaret eder. Öyle ise kültürde önemli olan, manevi

yöndür .

Kültür için kabul edilen özellikler şöyle sıralanabiliyor:

1. Kültür öğrrenilir: Kültür, iç güdüsel ve kalıtımsal olmayıp her bireyin

doğumdan sonra kazandığı alışkanlıklardır.

2. Kültür tarihî ve süreklidir: Kültür dendiğinde akla ilk gelen şey törelerdir.

Çünkü kültürdeki sürekliliği sağlayan gelenek ve göreneklerdir. Bu da

tarihîliğini belirtir.

3. Kültür toplumsaldır: Kültür öğretileri toplum tarafından icat edilir. Bir

toplumun üyeleri tarafından kabul edilen davranışlar, paylaşılan alışkanlıklar,

tutum ve değerler o toplumun kültürüdür.

4. Kültür, ideal ya da idealleştirilmiş kurallar sistemidir.

5. Kültür ihtiyaçları karşılayıcı ve doyum sağlayıcıdır.

6. Kültür değişir: Kültürler, zaman sureci içinde doğal çevreye uyum

gösterirler. Kültürler, yayılma, ödünç alma, öykünme, v.b. yollarla komşularına

da benzerler.

7. Kültür bütünleştiricidir.

8. Kültür bir soyutlamadır: Kültür, bütünüyle maddî, gözlemlenebilir bir

şey ya da olgu değildir. O soyut bir kavramdm Hiçbir sosyal-kültürel sistem

ne gökten iner, ne de durup dururken yok olur .

Özelliklerini daha da çoğaltabileceğimiz kültürün en önemli iletişim aracı

ailedir. T.S. Eliot'ya göre, aile hayatı bu görevi başaramazsa kültürde çökmeyi

beklemeliyiz. Çünkü aile fertleri arasında takdire şayan bir şefkat vardır.

iletişimi sağlayan da bu şefkattir .

Düşünüre göre siyasî, iktisadî ve kültürel meseleler birbirinden ayrı

düşünülemezler. Siyasî ve iktisadî hayatı etkisi dışında bırakan bir mahallî

kültür cereyanı antikacılıktan öteye gidemez. Yapılacak şey eski köklerden

çağdaş kültürün büyümesini sağlamaktır. "Eğer bir millî kültürün gelişmesi

bekleniyorsa, bu millî kültür, birbirini besleyerek kültürün bütününü de besleyen

alt kümelerden oluşmuş bir güneş sistemi gibi olmalıdır. (...) Hayatımıza

makinalaşmanın getirdiği terimler içinde ifade etmek gerekirse, toplumun

tıpkı bir makina gibi, mümkün olduğu kadar, iyi yağlanmış ve en iyi çe-

likten yapılmış eksenler üzerine oturması gerekir .

Açıkça görülüyorki, bir noktadan sonra birbirine herhangi bir uzlaşmaya

imkân tanımayacak ölçüde ters düşen kültürler olduğu sürece, bütün siyasi ve

iktisadî birleşme teşebbüsleri boşuna olacaktır" .

Düşünüre göre birbirine benzemeyen dinlerin, birbirine zıt kültürler

oluşturduğu bir gerçektir . Bunun için dinle kültür arasındaki ilişkiyi bilmek

gerekir. Kültür değiştirme sürecindeki başarısızlık, dinî bir başarısızlıktır .

Birbirinden farklı kültürlere sahip olan toplumların kültürlerindeki ortak vasıflan

meydana getiren hakim güç dindir. Bu bakımdan, Eliot'ya göre, Asya,

gelecekte, Hıristiyanlığı kabul etseydi bile, yine Avrupa kültürünün bir parçası

olamazdı. Eliot şöyle diyor: "Standartlarımızın geliştiği ve yakın zamana

kadar Avrupa kanunlarının kök saldığı ortam Hıristiyanlıktır. Herhangi bir

Avrupalı, Hıristiyanlığın doğru olmadığına inanabilir. Yine de, onun söylediği,

imal ettiği ve yaptığı şeyler, Hıristiyanlık geleneğinden doğar ve anlamım Hıristiyan

kültüründen alır. Sadece bir Hıristiyan kültürü, bir Voltaire (1964-

1778), bir Nietzsche (1844-1900) yaratabilirdi. Avrupa kültürünün Hıristiyanlık

ortadan kalktıktan sonra yaşayacağına inanamıyorum. Buna sadece

Hıristiyan olduğum için değil, aynı zamanda sosyal biyoloji çalışmış bir kişi

olarak da inanıyorum. Eğer Hıristiyanlık yok olursa, bütün kültürümüz de yok

olacaktır"43.

DİN-KÜLTÜR İLİŞKİSİ

Din-Kültür ilişkisini ortaya koyması bakımından Eliot'mın sergilediği

yukarıdaki fikir, çok önemli bir gerçeği ifade etmektedir. Dolayısıyla bu konu

üzerinde yeterince durulması gerektiği kanaatindeyim.

Din felsefeden daha eskidir . Din ahlâktan da daha eskidir45. Dolayısıyla

din kültürden daha da eskidir. İşin esasına bakılırsa din, kültür veya medeniyeti

kendiliğinden ihtiva eder. Jacque Maritain'in de dediği gibi hakiki din

ne insan, ne dünya, ne medeniyet ve ne de kültür kaynaklı olmayıp, Allah tarafından

vahyolunmuştur. Hakiki din, her medeniyet ve kültüre aşkındır. Hakiki

din evrenseldir .

Kültür, bir dine bağlı olarak ortaya çıkıp gelişebilir. Dini, kültürün, basit

ahlâki bir unsuru gibi gösterenler zaafa düşmektedirler . J. Maritain'in nazarında,

antik dünyadaki tipi ile milliyetçilik, dini anlaşılmaz bir kültür, bir medeniyet

haline getirmiştir . Oysa kültür aklın ve faziletin ürünü olması itibariyle

insana aittir. Kültür, dünya ile ilgili bir meyvadır. Hakiki din ise vahiy

ürünüdür .

Din medeniyeti oluşturur, kendisi medeniyet tarafından oluşturulmaz

diyen Maritain, dinin kültür ve sanata nüfuz etmeseni, onları sonsuzlaştırması

olarak kabul ediyor. Ona göre, Tanrı ile ilişki kurmayıp, sadece kendi güçleriyle

yetinen insan aklı, insanların ve toplumun iyiliğini temine yetmez . Dolayısıyla

bu gaye için aklın dine başvurması gerekir.

T.S. Eliot'ya göre ise kültür ve dini, aynı şeyin değişik yönleri olarak tanımlamak

oldukça tehlikeli bir yaklaşımdır. Din ve kültür birbiri ile ilişkisi

olan iki ayrı şeydir. "Birbirinden farh anlamlara sahip olan din ve kültür, fert

ve grup için yalnız sahib oldukları bir şey değil, aynı zamanda ulaşmaya çalıştıkları

bir hedef anlamına da gelmelidir" . Düşünüre göre bir insanın,

doğumundan ölümüne kadar günlük hayatında 24 saat, hayatına düzen veren

inancıdır. Bu yaşam şekli aynı zamanda kültürü de ihtiva etmektedir. Dolayısıyla

kültürle din iç içedir. Burada aynılık değil birbirini tamamlama söz konusudur.

Dinle kültürü özdeş kabul eden toplumlarda, gelişmemiş kültür ve

ilkel dinler hakim olur.

Din, kültüre muhtaç olduğu çerçeveyi temin eder ve bütün insanlığı bunalım

ve ümitsizlikten kurtarır . Çeşitli kültürlere sahip olan insanların, ortak

bir dini inanç ve uygulama içinde olmaları, genellikle toplumlann gelişmeleri

için faydalı olan etkileşimi teşvik eder. Bunun aksi olması, yani bir din çeşitli

kültürlere göre değiştirilirse, birbirlerini olumlu yönden etkilemeyen birçok

dal ve mezheplere bölünür. Çeşitli kültürlere mensup insanların, dinde birliklerinin

sağladığı yararlı neticeyi bugün İsrail Devletinde görmekteyiz. Asırlardır

dağınık yaşayan Yahudi halkı değişik kültürde olmalarına rağmen din

birliğindeki sağlam bağlılığı nedeniyle devlet olabilmiştir.

Dinle kültür arasında son derece yakın bir ilişki vardır. Bu nedenle dinde

meydana gelen değişiklik mutlaka kültürde de kendisini gösterir . Louis

Dollet'nin de dediği gibi, "din, doğumundan ölümüne kadar insana yardım

eden ve onu yöneten biricik hayat biçimi" olduğu için etkileşim hususunda

hakimiyeti dine vermek gerekir.

Medeniyetin başlangıcından günümüze kadar, dinle kültür arasındaki

ilişkinin varlığı doğrulanmıştır. Bu ilişki gelecekte de devam edecektir. Çok

sayıda filozof ve düşünürlerden, inananlar olduğu kadar ateist olanlar da, hiçbiri,

dinin veya en azından ahlâkın, insanın gelişmesindeki kültürel rolünü inkar

edememiştir.

Ortak bir inanç olmaksızın kültür balonundan milletleri bir araya getirme

gayretleri sadece hayalde kalmaya mahkûmdur . Eliot'ya göre ortak bir

inanca dayalı kültür unsurlarındaki birlik, asırlardır toplumları bir arada tutan

gerçek bağdır. Hiç bir politik ve ekonomik teşkilat, ne kadar iyi niyetli olursa

olsun, bu şekildeki kültür birliğinin verdiğini sağlayamaz57.

Din ile kültürü özdeşleştirmeden, dini din, kültürü de kültür olarak kabul

edip, indirgemecilik yapmadan aralarındaki ilişkiyi, kendi saygınlıkları içinde

ortaya koymak en akılcı bir tutum gibi görünüyor. Herkesin çeşitli politik görüşü

olabilir, fakat herkesin görevi müşterek kültürü politik etkilerle kirletmemek

ve muhafaza etmek olmalıdır. Bilinmesi gereken şeylerden biri de,

bir milletin vatandaşlarının birbirine yardımları olmaksızın üstün bir medeniyetin

işareti olan eserler meydâna getirme gücünden mahrum oluşudur.

Ulu geçmişimizin bize emanet bıraktığı müşterek maddî ve manevî değerlerin

korunup, ülkemizin en az çağdaş medeniyet düzeyinde gelişmesinin, din merkezli

güneş sistemi şeklindeki kültür birliğiyle sağlanacağı inancını taşımaktayız

Felsefe dersinin İletişim Fakültelerinde okutulmasının gerekliliği ile ilgili

olarak derneğimizce aşağıdaki mektup İletişim Fakülteleri Dekanlıklarına gönderilmiştir.

Sayın Dekan

İletişim Fakültelerinde Felsefe dersinin çok faydalı olacağı düşünülmektedir. Bu dersin

gerekliliği şu hususlarda ortaya çıkar.

1. insanlar arası iletişim, bütün evrene egemen olan etkileşimin bir parçasıdır. Evreni

oluşturan parçalar arasında sürekli bir etkileşim vardır. İletişim olgusunu evrenin temel bir

özelliği olarak görebilmede, Felsefenin yardımı büyüktür.

2. İletişimin toplum hayatının oluşmasında öneminin büyüklüğü gözönüne alınınca, bunu

sağlayan kişilerin sorumluluğu ortaya çıkar. Bu bakımdan iletişimcilerin belli ahlâkî kuralları

bilip ve benimsemesinde zaruret vardır. Basın ahlâkının değerinin ortaya konabilmesi için, onun

bir ahlâk felsefesi çerçevesi içerisinde belirtilmesi gerekir.

3. Basın yayında iletişim, kavramların nakliyle ilgilidir. Bu sebeple, iletişimi gerçekleştirenlerde

kavramların doğru kazanılması, kargaşaya sebebiyet vermeyecek şekilde doğnı

ifade edilmesi, iletişimdeki amacın zaruri şartıdır. İletişimin kavram kargaşalığını önleyecek bir

zihin yapısına sahip olması için, kavramla onun temsil ettiği varolanın ilişkisini inceleyen felsefeye

ihtiyacı vardır.

4. İletinin bazen ideolojik veya pragmatik düşüncelerle asıl amacının gizlenerek örtülü

bir tarzda ifade edildiği halleri vardır. Bu bakımdan iletinin çözümlenmesine her zaman ihtiyaç

duyulur. Bu çözümlemede en büyük yardımcı felsefe ve mantıktır.

Bilgi ve ilginize saygı ile sunarım.

Prof. Dr. Necati ÖNER

Başkan

FELSEFE DÜNYASI, SAYI; 8, TEMMUZ 1993

1180
0
0
Yorum Yaz